ünlü polemikleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ünlü polemikleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Şubat 2009 Perşembe

Geçmiş olsun sevgili megaloman



Hınçal ULUÇ'un nekahat döneminden sonra ilk yazısına http://polemikler.blogspot.com/2009/02/cktm-dostlar-cktm-meydan-bos-bulanlar.html Engin Ardıç'tan çok ağır bir cevap geldi....

Geçmiş olsun!
sevgili megaloman

Bana attığın çamurlara, yaptığın haksızlıklara kızmak için kendimi çok zorladım, kızamadım... Hem seni gerçekten sevdiğimi anladım, hem de artık hiç önem vermediğimi...
Geçmiş olsun. İncir çekirdeğini doldurmayan yazılarına hoşgeldin. Yalnız gazeten değil, bütün basın ve spor dünyası, sinema, tiyatro, müzik, ayrıca
Türkiye de yönetilmek için seni bekliyordu...
Hiçbir şey söylemeden tam sayfa dolduracak adam bulmak gerçekten de çok zordu, laf aramızda... Süleyman Demirel'e iş teklif edilecek değildi ya!Aslında senin gibi büyük bir adamın hiç hastalanmaması gerekirdi. Bu sana yapılmış büyük bir haksızlıktı. Belki de Tanrı meydanı boş bulmuştu!
Bütün
Türkiye haftalarca senin hastalığınla yattı kalktı... Öyle bil, öyle san... Çünkü sen çok büyük bir adamsın, vazgeçilmezsin, bulunmaz Hint kumaşısın.
Sen o kadar büyük bir adamsın ki, sana en küçük bir eleştiri yönelten herkes ya "şaşkın", ya "küstah", ya "bunalım geçirmekte", ya da "kin, nefret ve öfke kusuyor" ...Eh, sen de onlardan bazılarının "isimlerini köşende anmamakla" onlara en büyük cezayı veriyorsun, mahvoluyorlar, bitiyorlar zavallılar! Neyse bak, çıktın artık, okuduğunu kıçından anlayan bütün müşteriler seni özlemişlerdi... "Anti-militarizm" ile "ordu düşmanlığı" arasındaki farkı anlamamakta direnenler, "Atatürk ticareti" yapanlara kızmakla "Atatürk düşmanlığı" arasındaki farkı anlamamakta direnenler, kahramanlarına kavuştular! Çünkü sen öyle dediysen öyledir. Gerçek ile senin dediğin arasında çelişki varsa, senin dediğin geçerlidir. "Cumhuriyete saldırmak için bir Ergenekon efsanesi yaratan" şaşkın (!) savcılar ve yargıçlar da korksunlar, yalnız gazeteciler değil...
Atatürk çocuğu geldi. Hepsinin canına okuyacak. Cumhuriyetçi olan ama demokrat olmayan, bununla da övünen büyük adam geri geldi... He is back in town! İyi ki iyileştin, iyi ki döndün... Bu kez gerçekten "gitseydin", ikide bir giderim haa deyip de gidemeyen kimi bulacaktık da gülecektik kendi aramızda? Kendini fikir adamı diye yutturan hangi magazinciyle eğlenecektik? Bize kim fıkra anlatacaktı? Büyük geçmiş olsun, gerçekten. Tadı yok sensiz geçen ne baharın ne yazın...
Hoşgeldin. Avanta geziler, beleş yemekler, yeni çıkan şarkılar, piyasaya yeni düşen paçozlar, el süremediğin ama sürermiş gibi yaptığın bütün kadınlar da yolunu gözlediler... Sevinmişlerdir.
Ben de sevindim. Çünkü hem seni gerçekten sevdiğimi anladım, hem de artık hiç kızamadığımı... Gülünçlük alanında sen mi önde gidiyorsun yoksa "sizin cenahtan" Yalçın Küçük mü, bilemedim.
Fakat şaşkın, küstah, bunalımlı, vatan haini bu kardeşin seni çok çok öpüyor. Tenezzül buyurup lütfen kabul edersen tabii.
Etmezsen de canın sağolsun, başkasını buluruz. Memlekette çeşit çok.


Ergin ARDIÇ

25 Aralık 2008 Perşembe

Niçin 'özür dilemiyorum'?


Mümtazer

Türköne

"1925 olaylarından zarar gören Ermenilerden Özür diliyorum" kampanyasına niçin imza atmadığını ve katılmadığını Şahin Alpay'ın "Niçin 'özür diliyorum'? " yazıyla aynı gün "Niçin 'özür dilemiyorum'?" başlığı ile Zaman Gazetesindeki köşesinde yazdı....



Niçin

'özür

dilemiyorum'?


"Özür" bildirisini yanlış buldum. Usul ve esasa dair yanlışlıklardan önce, bildirinin kısa içeriği ile maksadı arasında da uçurum var. Yol açtığı akla zarar tartışmalar ve anlamsız kutuplaşmalar başka bir şeyin değil doğrudan bu hataların ürünü.
Önce iki cümleden mürekkep bildiriyi hatırlayalım: "1915'te Osmanlı Ermenilerinin maruz kaldığı Büyük Felaket'e duyarsız kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum..." İlk cümlenin altına imza koymak, bu hadiselerin dışında kalan üçüncü kişi olmak anlamına geliyor. "Duyarsız kalmak" insanî, özellikle vicdanî olmayan bir durum. "İnkâr etmek" ise hem taraflara hem de üçüncü kişilere yönelik anlamsız bir suçlama. Çünkü "Felaket"i inkâr eden kimse yok. Sadece felaketin boyutları, soykırım olup olmadığı ve suçluları konusunda bir tartışma var. Peşinden gelen ikinci cümlenin varacağı yer ise "bireysel özür" değil bir "acıya saygı" ifadesi olmalıydı. Bildirinin maksadı ile içeriği arasındaki uçurumu da bu "özür" oluşturuyor.
Tarihle hesaplaşmak, bugüne dair sorunları çözmek içindir. Devletlerin, devletleri yönetenlerin farklı zamanlarda, farklı hesapları ve planları olur. Tarih bu hesap ve planların gereği devletlerin giriştiği katliam örnekleriyle dolu. Hiç kimsenin bugüne kadar iddia etmediği ve aklından geçirmediği bir durum: 1915'te yaşanan "Ermeni tehcir ve taktili"nin bir "Türk-Ermeni mukatelesi" olduğu iddiası. Bildiri tek tek bireylerin "kendi payına" düşen sorumluluğun sonucu olan "özür"ü vurgulayarak, "Felaket"i devletin sorumluluğundan alıp halkın sırtına yüklüyor. Ermenilerin doğumla kazandıkları etnik kimliklerinden dolayı gadre uğramaları bir "felaket". Ama, bu topraklarda yaşayanların verili kimliklerinden dolayı "sorumlu" tutulmaları ve onlardan işlemedikleri kabahatleri için özür beklenmesi adaletsizlik ve haksızlık değil mi?
Bugüne dair kestirmeden bir sonuç çıkartalım. Türkiye'nin dev gibi bir "Kürt sorunu" var. Bu sorunun Türkler ve Kürtler arasında bir sorun olduğunu iddia edebilecek biri var mı?
"Özür bildirisi"nin esasa müteallik yanlışları şunlar: Birincisi, tarihçilerin ve devletlerin siyasî bir konu olarak tartıştıkları bir konu hakkında kesin bir hüküm inşa etmek mümkün mü? Bildiriyi imzalayanlardan kaçı, o döneme ait olayları, meselâ İttihat Terakki'nin tehcir kararnamesinin Rum nüfusu da kapsadığını biliyor? Bildiriyi savunanların ve karşı çıkanların hemen ilk elden o döneme dair karşıt tezler sıralamaları, üzerine "sorumluluk ve özür" inşa edilen hükmü tartışmalı hale getiriyor. Halbuki "acıya saygı"yı dillendiren bir metin, bu tartışmaları gereksiz kılabilirdi. İkincisi bu "Büyük Felaket", birçok başka felaketin yaşandığı bir dönemin parçası. Dünyanın hiçbir bölgesi, bizim yaşadığımız topraklara düşen acı ve gözyaşı yoğunluğunun yanına yaklaşamaz. Anayurtlarından sürülen her üç Çerkes'ten ikisinin yolda hayatını kaybettiği Çerkes muhacereti ile milyonlarca Müslüman'ın hayatına mal olan Balkan Felaketi, sadece yakın iki örnekten ibaret.Ulus devletler çağında, ulus devletler arasında tartışılan bir soruna taraf olmak ne ölçüde bir "vicdan" sorunu olarak kalabilir?
"Özür bildirisi" sonrasında zincirinden boşanan ırkçılık, maalesef getirmediğini gösteriyor. Bildiriyi kaleme alanların ve savunanların, bu bildiriyi gündeme getirmekteki amaçlarının tam tersi bir sonuç elde ettikleri ortada değil mi? Bu bildiri konusunda en yapıcı yaklaşımı sergileyen Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün sülalesinde Ermeni bulunmadığını açıklamaya zorlanması, hangi vicdanı tatmin etti? Hangi acıya saygı getirdi?
Acıya duyarsız kalmamak için biraz da emek harcamak lâzım. Hiç olmazsa Sivas Zaralı Kirkor Ceyhan'ı okuyup, bu topraklarda yaşayan Ermenilerin bu topraklara özgü kültürüne vakıf olmadan yine bu topraklara, yani bize ait acıları hissetmeden hüküm sahibi olmak kolay değil.
Doğrusu "özür" değil, "acıya saygı" olmalıydı.


23 Aralık 2008, Salı - Zaman Gazetesi

Niçin 'özür diliyorum'?


"1925 olaylarından zarar gören Ermenilerden Özür diliyorum" kampanyasına imza atan Şahin Alpay, imzasının gerekçesini Zaman Gazetesindeki köşesinde yazdı....



Niçin 'özür diliyorum'?


"1915'te Osmanlı Ermenilerinin maruz kaldığı Büyük Felâket'e duyarsız kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor.
Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum." Geride bıraktığımız hafta bir grup yurttaş internet sayfasına konulan yukarıdaki metne imza attı. İlk imzacılar arasında ben de varım. Başkalarının yazdığı metinler altına imza atmaktan kaçınırım, çünkü bir yorumcu olarak, kendimi yetkin saydığım konularda görüşlerimi açıklama imkânım var. Ama bu metni sözcükler üzerinde düşünmeden imzaladım. Neden? Niçin Ermeni kardeşlerimden özür diliyorum?
Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılış sürecinde, ilgili bütün halklar büyük trajedilerle karşılaştılar. Bunlar arasında Ermenilerin başına gelenlerin özel bir yeri var. 1915'te Osmanlı Ermenilerinin başına gelen felaketin, Almanya'da Yahudilerin maruz kaldıklarına benzetilebilecek, kimi Ermeni milliyetçilerinin iddia ettiği türden bir soykırım olduğunu düşünmüyorum. Ermeni milliyetçileri Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrılıp bağımsız bir Ermeni devleti kurmak için Rusya ile işbirliği yaptılar, terör eylemlerine giriştiler, çok sayıda Türk ve Müslüman'ı öldürdüler. Buna karşılık, Osmanlı hükümeti, daha doğrusu, onun içinde başını Talat Paşa'nın çektiği bir iç klik, başlıca İstanbul ve İzmir dışında yaşayan bütün Ermenilerin Suriye çölüne tehcir edilmesi, yani zorunlu göçe tabi tutulması kararı aldı ve uyguladı.
Tehcire tabi tutulan 1,5 milyon dolayındaki Osmanlı Ermenilerinin yaklaşık yarısı, göç sırasında kimi güvenlik kuvvetleri mensuplarının ve mallarına göz diken haydutların saldırılarına uğrayarak, kimi salgın hastalık ve açlık nedeniyle hayatlarını kaybettiler. Bir kısmı ise Türk ve Müslümanlar tarafından korunarak, din değiştirmek suretiyle hayatta kalabildi. Geriye kalanlar başta Fransa ve ABD olmak üzere Batı'ya göç ettiler. Osmanlı ordusunda görev yapan Ermeniler, savaştan döndüklerinde ailelerinden ve cemaatlerinden kimsenin kalmadığını, mallarına el konulduğunu gördüler.
Ermeni milliyetçileri, Osmanlı hükümetinin tehcir ile niyetinin Nazilerin Yahudilere yaptığına benzer bir şekilde Ermenileri toptan imha olduğu iddiasındalar. Bu iddia kanıtlanmış değil. Türk olmayan, saygın Osmanlı tarihçileri de bu iddiayı desteklemiyor. Ne var ki Osmanlı hükümetinin Ermeni milliyetçilerinin işledikleri suçlar nedeniyle bütün Ermenileri topluca cezalandırmış olduğu konusunda bir tartışma yok. Bugün Türkiye'de, Osmanlı'nın dağılması sürecinde yaşanan bütün trajediler hakkında bilgimiz var. Balkanlar'dan sürülen ve katliama uğrayan, kuzeydoğu illerinde Ermeni isyancılar tarafından katledilen Türk ve Müslümanların, 19. yüzyılın ortalarında Rusya'dan sürülen Müslümanların başına gelen felaketlerin hepsi biliniyor ve serbestçe konuşuluyor. Ama Osmanlı Ermenilerinin başına gelen trajedinin üstü örtülü, özgürce konuşulamıyor. Bu trajedinin sorumlusu elbette ki ne Türkler, ne de Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri; Osmanlı devletini yıkıma götüren İttihat ve Terakki diktatörleri.
Elbette ki Osmanlı Ermenilerinin başına gelenlerde hiçbir şahsi sorumluluğum yok. Ama yurdumda yaşanan ve devletçe üzeri örtülen, tabu kılınan bir trajediden, bir insan ve Türk olarak büyük üzüntü duyuyorum. Bildiriyi imzalamamın başta gelen nedeni, bundan kaynaklanan bir vicdani vecibe. İkinci olarak, Türkiye'nin demokrasisini güçlendirmesini, kötülüklerin tekrarlanmaması için tartışılmayan, aydınlığa kavuşmayan konu kalmamasını istiyorum. Üçüncü olarak, milliyetçilikler çağı gelene kadar yüzyıllarca dostluk içinde yaşayan Türkler ve Ermeniler, Türkiye ve Ermenistan arasında dostluğun yeniden tesis edilmesini önemsiyorum. Türkiye tarihiyle yüzleştikçe, Ermenistan'ın ve Ermeni diasporasının da tarihiyle yüzleşeceğine inanıyorum. İşaretleri şimdiden görülüyor: "Biz Türkiye kadar özgürce tartışamıyoruz... Biz de öldürülen Türk ve Müslümanlar için özür dilemeliyiz... Ermeni arşivleri açılsın..." sesleri yükseliyor.

23 Aralık 2008, Salı Zaman

4 Aralık 2008 Perşembe

Melih HÖKÇEK,KILIÇTAROPLU POLEMİĞİNDE 2.PERDE

Dediğimiz gibi bu polemik su götürür gittikçede büyür diye bu yine iyi günleri eğer Kılıçtaroplu kaçmaz ve tv ekranına çıkmayı kabul ederse işte o zaman polemiğin en dinamiği yaşanacak demektir.bekleyip görelim.

Kılıçdaroğlu'nu yakaladımmı bırakmam
Diğer SİYASET haberlerini okumak için
CHP'li Kılıçdaroğlu'nun sayaç yolsuzluğu ile suçlayıp düelloya davet ettiği Melih Gökçek çok iddialı. Bayram sonrasına kalan düelloda Gökçek elinin gücünü şimdiden gösterdi


Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, CHP Gerup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu'nun kendisine çok çirkin iftiralarda bulunduğunu belirterek, "Melih Gökçek dahil kim olursa olsun yolsuzluk yapmak şerefsizliktir" dedi.
Halk Ekmek Fabrikası tarafından özürlülere dağıtılan simit büfelerinin törenine katılan Gökçek, gazetecilerin sorularını cevapladı. Bir gazetecinin 'Kemal Kılıçdaroğlu ile bayramdan sonra televizyona ne zaman çıkacaksınız? yönündeki sorusu üzerine Gökçek, Kılıçdaroğlu'nun kendisinden kaçtığını söyledi. Kılıçdaroğlu ile karşı karşıya gelmesi halinde kendisini balon gibi patlatacağını belirten Gökçek, Türkiye'de bir takım kişilerin kahramanlığa soyunduğunu ifade etti. Gökçek, "Türkiye'de kahramanlığa soyunan kişilere medya ciddi anlamda önem veriyor. Kişiler de kendinden geçip herkese iftira atmaya başlıyor. Kılıçdaroğlu benim hakkımda çirkin iftiralarda bulundu. Özellikle bizi yolsuzlukla suçladı. İnsanlara iftira atmak şerefsizliktir. O gün kimin şerefli olduğu ortaya çıkacaktır. Kılıçdaroğlu'nu ekranda yakaladığım an bırakmam. Kılıçdaroğlu cenazesinin olduğunu söyledi. Kendisine Allah rahmet eylesin diliyorum. Cenaze dönüşü karşıma gelmesini bekliyorum" diye konuştu. Gökçek, Kılıçdaroğlu'nun iddialarını iftara olduğunu belirterek, "Melih Gökçek dahil kim olursa olsun yolsuzluk yapmak şerefsizliktir" dedi.

3 Aralık 2008 Çarşamba

Gökçek: Kim şerefsiz belli olacak



Anket firmalarının şansını zayıf göstermesi üzerine canlı yayına bağlanan Melih Gökçek, 'iddiaya varmısınız' dedi CHP'li Kılıçdaroğlu'na da meydan okudu.

CNNTürk'te Ahmet Hakan'ın sunduğu Tarfasız Bölge programıda yerel seçim masaya yatırıldı. Programa katılan anket firmaları temsilcileri yerel seçimlerde Ak Parti için Ankara'nın kritik bir noktada olduğunu vurguladılar. Ankara'da Murat Karayalçın'ın CHP adına adaylığını açıklamasından sonra bir önceki seçimde SHP ve CHP oylarının toplamnın Melih Gökçek'i zora sokacağını ileri sürdüler.
Bazı anket firması temsilcileri de MHP dahil sağ seçmenin de Gökçek'e karşı Karaylaçın'ı destekleyebileceğini vurgulayarak, Gökçek'in önceki gibi seçimi kazanmasının kolay olmayacağını açıkladılar.
Yayına telefonla bağlanan Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, tüm konuklara meydan okuyarak "Varmısınız iddiaya" dedi. Gökçek, Karayalçın için anket yapan firmalara iş vermediği için kenidisinin şansının az gösterilmeye çalışıldığını belirtirek kendi yaptırdığı anketlerde şansının yüzde 60'lar dolayında olduğunu belirterek Karayalçın'ın ise yüzde 26'larda gözüktüğünü vurguladı. Gökçek, MHP'lilerin de Karayalçın'a oy verebileceğini söyleyen anket firması temsilcisine " Hangi MHP'li arkadaş geçen seçimde DHP'le işlirliği yapıp, 46 belediyeyi DHP'ye kazandıran kişiye oyunu verir bu onun kanına dokunmaz mı" dedi.
Gökçek, "Karayalçın geçmişte benim için "Unutmam ve unutturmam dedimşti, biz de aynısını diyoruz Unutmadık ve unutturmayacağız." dedi. Karayalçın'ı değişik televizyonlarda tartışmaya çağırdığını söyleyen Gökçek, "Sürekli kaçıyor. Benim aday olmadığım gerekçesiyle karşıma çıkmadığını söylüyor. Ancak ben aday olsam dahi Karayalçın karşıma çıkmayacak biliyorum." dedi.
Gökçek, "Karayalçın 65, Baykal 70 yaşında, ben ikisine de seçimi kaybettiğim takdirde siyasetten çekilceğimi söylüyorum, onlar kaybederse çekileceklermi diye burdan soruyorum" dedi.
Ahmet Hakan'ın Kılıçdaroğlu olayını hatırlatması üzerine Gökçek, "Kılıçdaroğlu, meydanı boş buldu sürkli meydan okuyor. Ben Dengir Fırat'a benzemem. Hakettiği cevabı veririm." dedi.
"Yolsuzluk yapmak şerefsizliktir, ancak haksız yere ithamda bulunmak da şerefsizliktir. " diyen Gökçek, Kılıçdaroğlu'nu kastederek "Ben onun karşısına çıkacam ve kimin şerefsiz olduğu ortaya çıkacak. Yarın (Çarşamba) karşılaşacaktık. Ancak yeğeninin cenazesi olduğunu gerekçe gösterdi ve bayram sonrasına kalmasını istedi. Eğer kaçarsa da bu kez meydanlarda herşeyi ortaya koyacağım. " dedi.

5 Kasım 2008 Çarşamba

Başlarken

bu blog ile amaçımız medya polemiklerini seven internet kullanıcılarının medyadaki köşe yazarı yada siyasetçi atışmalarına kolayca erişebilecekleri bir alan oluşturmaktır. umarız ilginizi çeker.