engin ardıç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
engin ardıç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Şubat 2009 Perşembe

Geçmiş olsun sevgili megaloman



Hınçal ULUÇ'un nekahat döneminden sonra ilk yazısına http://polemikler.blogspot.com/2009/02/cktm-dostlar-cktm-meydan-bos-bulanlar.html Engin Ardıç'tan çok ağır bir cevap geldi....

Geçmiş olsun!
sevgili megaloman

Bana attığın çamurlara, yaptığın haksızlıklara kızmak için kendimi çok zorladım, kızamadım... Hem seni gerçekten sevdiğimi anladım, hem de artık hiç önem vermediğimi...
Geçmiş olsun. İncir çekirdeğini doldurmayan yazılarına hoşgeldin. Yalnız gazeten değil, bütün basın ve spor dünyası, sinema, tiyatro, müzik, ayrıca
Türkiye de yönetilmek için seni bekliyordu...
Hiçbir şey söylemeden tam sayfa dolduracak adam bulmak gerçekten de çok zordu, laf aramızda... Süleyman Demirel'e iş teklif edilecek değildi ya!Aslında senin gibi büyük bir adamın hiç hastalanmaması gerekirdi. Bu sana yapılmış büyük bir haksızlıktı. Belki de Tanrı meydanı boş bulmuştu!
Bütün
Türkiye haftalarca senin hastalığınla yattı kalktı... Öyle bil, öyle san... Çünkü sen çok büyük bir adamsın, vazgeçilmezsin, bulunmaz Hint kumaşısın.
Sen o kadar büyük bir adamsın ki, sana en küçük bir eleştiri yönelten herkes ya "şaşkın", ya "küstah", ya "bunalım geçirmekte", ya da "kin, nefret ve öfke kusuyor" ...Eh, sen de onlardan bazılarının "isimlerini köşende anmamakla" onlara en büyük cezayı veriyorsun, mahvoluyorlar, bitiyorlar zavallılar! Neyse bak, çıktın artık, okuduğunu kıçından anlayan bütün müşteriler seni özlemişlerdi... "Anti-militarizm" ile "ordu düşmanlığı" arasındaki farkı anlamamakta direnenler, "Atatürk ticareti" yapanlara kızmakla "Atatürk düşmanlığı" arasındaki farkı anlamamakta direnenler, kahramanlarına kavuştular! Çünkü sen öyle dediysen öyledir. Gerçek ile senin dediğin arasında çelişki varsa, senin dediğin geçerlidir. "Cumhuriyete saldırmak için bir Ergenekon efsanesi yaratan" şaşkın (!) savcılar ve yargıçlar da korksunlar, yalnız gazeteciler değil...
Atatürk çocuğu geldi. Hepsinin canına okuyacak. Cumhuriyetçi olan ama demokrat olmayan, bununla da övünen büyük adam geri geldi... He is back in town! İyi ki iyileştin, iyi ki döndün... Bu kez gerçekten "gitseydin", ikide bir giderim haa deyip de gidemeyen kimi bulacaktık da gülecektik kendi aramızda? Kendini fikir adamı diye yutturan hangi magazinciyle eğlenecektik? Bize kim fıkra anlatacaktı? Büyük geçmiş olsun, gerçekten. Tadı yok sensiz geçen ne baharın ne yazın...
Hoşgeldin. Avanta geziler, beleş yemekler, yeni çıkan şarkılar, piyasaya yeni düşen paçozlar, el süremediğin ama sürermiş gibi yaptığın bütün kadınlar da yolunu gözlediler... Sevinmişlerdir.
Ben de sevindim. Çünkü hem seni gerçekten sevdiğimi anladım, hem de artık hiç kızamadığımı... Gülünçlük alanında sen mi önde gidiyorsun yoksa "sizin cenahtan" Yalçın Küçük mü, bilemedim.
Fakat şaşkın, küstah, bunalımlı, vatan haini bu kardeşin seni çok çok öpüyor. Tenezzül buyurup lütfen kabul edersen tabii.
Etmezsen de canın sağolsun, başkasını buluruz. Memlekette çeşit çok.


Ergin ARDIÇ

31 Ocak 2009 Cumartesi

Türkiye, Osmanlı olduğunu hatırlıyor

Türkiye, Osmanlı olduğunu hatırlıyor
Hadi hadi, dürüst olun, açık konuşun: Başbakan, açık oturumun yöneticisi David Ignatius'a da, Şimon Peres'e de "bozuğunu atıp" toplantıyı terkedince içinizden "ulan helal olsun" demediniz mi?
Peki, gecenin köründe onu karşılamak üzere Yeşilköy'e koşan binlerce kişiyi görünce aklınızdan "hop ninnayı ninnayı, Kılıçdaroğlu aldı havayı" şeklinde bir türkü de mi geçmedi?
Hatta "AKP'ye oy vermeyecektim ama şimdi vereceğim" diye düşünenler de mi çıkmadı aranızdan?
Yalan söylüyorsunuz.
Bu yalan, George Bush'a ayakkabı fırlatan Arap gazeteciyi alkışlayıp şimdi de "Erdoğan yanlış yaptı" edebiyatına yatanların ikiyüzlü çıkarcılığını andırıyor...
Aydın Doğan'a daha iyi uşaklık edebilme kuyruğuna girenlerinki kadar zavallı bir tutum bu.
Türk, efelenmeyi sever. Efelenen başbakan da hoşuna gider.
Daha önce "masaya yumruğunu vurdu kalktı" balonlarını çok dinlemiş ama ilk kez gerçekten kalkıp giden bir başbakan görmüştür canlı yayında canlı canlı.
Çünkü Türk, büyük bir imparatorluk kurmuş ve altı yüz yıl da yönetmiştir.
En "ulusalcı" geçinenlerin bile aklına hemen yeni bir imparatorluk gelmesi, heveslerinin hemen bir Turan İmparatorluğu'na yönelmesi de bundandır. Aşağısı kurtarmaz!
"Misak-ı milli sınırları", herkesin bilinçaltında "geçici bir süre katlanılmak zorunda kalınan bir emrivakidir" bu ülkede...
Çünkü biz İsrail'e de, Irak'a da, Suriye'ye de, Mısır'a da, Lübnan'a da, Arabistan'a da, hatta Yunanistan'a da, Bulgaristan'a da, Kosova'ya da, Bosna'ya da "eski vilayetimiz" gözüyle bakarız... Çünkü öyledir!
İşte bunun için, bilinçaltımızda Kuzey Kıbrıs da "üç yüz yıl süren toprak kaybı sürecinden sonra hiç olmazsa azıcığını geri alabildiğimiz bir parçadır"...
İşte bu nedenle Kıbrıs'tan çekilmek istemeyiz, çünkü bize "vermek" gibi görünür.
İşte bu nedenle "İsrail'e ayar veren" bir başbakan da kahraman gibi karşılanır!
Arap dünyasının takdirleri de gururumuzu fena halde okşayacaktır... Çünkü herkes temelde Osmanlı olduğunu hatırlamaktadır! Biz de, onlar da...
İsrail ile ilişkilerimizin bozulması ya da bozulmaması da, "monşer kılıklı" üç beş emekli memurdan ve onların kafasında giden üç beş karta kaçmış gazeteci eskisinden başka kimsenin umurunda olmayacaktır kamuoyunda...
"İstanbul'u başkent yapmak istiyorlar" diye atıp tutanlar gizlice "ulan fena da olmaz ha" diyeceklerdir kendi kendilerine...
Biz istesek de istemesek de "Kasımpaşalı" gene kazanacaktır. Kılıçdaroğlu'na oy toplamak için takla atanlardan başkası da yırtık pabuçla çamurda gezmek gibi ucuz "popülizm" numaralarını yemeyecektir.
Çünkü burası İstanbul'dur, bozkır değildir. Burada bin çeşit kertenkele vardır ama hiçbirinin ruhu kalorifer dumanı kokmaz.
Engin ARDIÇ-Sabah

28 Ocak 2009 Çarşamba

BRE SALAK!

Uğur Mumcu'yu, Atatürkçülük maskesini senin gibilere pek güzel yutturanlar öldürdüler, bre salak! - Engin Ardıç'ın yazısı...
Solcu olunca salak da olmak şart mıdır?
Bundan on dört yıl kadar önce, o sıralar yorumculuk yaptığım televizyon kanalındaki haberci arkadaşlar, Uğur Mumcu'nun katilini ortaya çıkardılar! Arabaya bombayı koyan herifi...
Pardon, "iddia olunan" diyecekmişiz bundan böyle... "Sözde Ermeni kırımı" gibi bir şey...
"Sözde katile" yakalanırsa deli numarası yapması öğretilmişti, o da öyle yaptı.
O zamanın başsavcısı, adamı içeri almadı, hayır, tuttu bizim arkadaşları içeri aldı.
Emekli olunca da gitti, bizi hiç şaşırtmayan bir şey yaptı, MHP'ye üye oldu. Fakat oraya da nizam ve intizam vermeye kalkınca, fazla barınamadı partide...
Konu da kapandı. "Sözde katile" ne oldu, öğrenemedik. Umarım geçici bir süre içeri alınan arkadaşlar o günleri anlatırlar da hem biz ayrıntıları hatırlarız, hem de halk öğrenir.
Uğur Mumcu, ölümünün on altıncı yıldönümünde törenlerle anılıyor.
On altı yıldır birçok ahmak da Uğur Mumcu'nun "Atatürkçü olduğu için öldürüldüğünü" sanıyor!
Çünkü katilleri, cinayetin toplumda böyle algılanmasını istemişlerdi... Yazıya oturunca papağan gibi "Emeç, Üçok, Cömert, Hablemitoğlu, Kışlalı, Mumcu" isimlerini ardarda sıralamayı marifet sanan birçok basın ahmağı da buna farkında olmadan pek güzel çanak tuttu...
Uğur Mumcu, "kontrgerillayı deşifre etmeye çok yaklaştığı" için öldürüldü. Özellikle örgütün uyuşturucu ve silah trafiği üzerinde duruyor, mafya bağlantılarını inceliyordu. 12 Eylül ortamını yaratmak için kurulmuş tezgâhlarda örgütün "öncü parmağını" ortaya çıkarmak üzereydi.
Yani bugünkü "Ergenekon var mı yok mu" tartışmasını daha o zamanlar "aşmıştı", bu da onun sonunu getirdi, alçakça katledildi.
Pardon yahu, "iddia olunan Ergenekon örgütü" diyecektik.
Törenlerle anılıyor. "Atam, izindeyiz" muhabbeti gibi "Mumcu, izindeyiz" nutukları atılıyor.
Sonra da dönüp Ergenekon soruşturması sulandırılmaya, saptırılmaya, küçümsenmeye çalışılıyor.
Hükümete duydukları nefret gözlerini öyle bir karartmış ki, utanç verici saçmalıklar ve aymazlıklar sergiliyorlar.
Patronları ve yöneticileri tarafından hangi çıkar kavgasında kullanıldıklarını da ya görmezden geliyorlar ya da göremeyecek kadar zavallı bunlar.
Atıp tutuyorlar: Yiğidim aslanım, sana söz veriyoruz, yemin ediyoruz, gerekirse gittiğin yolda biz de öleceğiz ama dönmeyeceğiz!
Sonra da hükümete, savcılara, polislere "giydirmece" ... Atatürkçüler baskı altındaymış.
Uğur Mumcu'yu, Atatürkçülük maskesini senin gibilere pek güzel yutturanlar öldürdüler, bre salak!
Pardon, "öyle olduğu iddia olunuyor" diyelim de başımıza dert almayalım.
Faşistlerle ittifak yapmanın ayıbı da solcu bozuntularına yetsin.


Engin Ardıç - Sabah

25 Ocak 2009 Pazar

İTİRAFCI GEYİGİ

İtirafçı geyiği
Bir PKK itirafçısı, "şaibeli" bir emekli albayı suçladı, adam da intihar etti. Eski PKK üyesinin de albayın da adını ha deyince hatırlayamadım, kalkıp gazeteye de bakmadım, yok, üşendiğimden değil... Çünkü önemli olan isimler değil, Ahmet olur Mehmet olur. Önemli olan, konumlar.
Cenazeye de ordunun üst kademesi "tam kadro" katıldı.
Bütün bunlar, medyadaki gizli ya da açık Ergenekon "sempatizanları" tarafından "zinde kuvvetlerin şanlı tepkisi" falan havasında verildi... Ordu -hele şükür!- ağırlığını koymuştu.
Suçlu olarak da "yandaş medya" gösterildi tabii, hükümeti tutan bir gazete "itirafçının iftiralarını" yayınlamış da rahmetli de bütün bunları onuruna yedirememiş...
Hatta bu gazeteye "şerefsiz basın" diyecek kadar da ileri gidildi.
İleri gidenler kimlerdi? "Hükümetten kuyruk acısı" olanlar. Hükümetin yeminli düşmanları.
Belki doğrudur. Rahmetliye yöneltilen suçlamalar yıllardır "CHP medyasında" da çarşaf çarşaf yer almış olsa bile, belki bu sonuncusu rahmetlinin bardağını taşıran son damla olmuştur. (O zaman şu "şeref" meselesi de tartışmaya açık hale gelir ve bundan kimin zararlı çıkacağı da belli olmaz ha!)
Belki bunalıma yeni girmiştir, belki eskiden beri bunalımdaydı, belki sakat sakat tutuklanmaktan ve eziyet çekmekten kaçındı (tekerlekli iskemlede yaşıyordu), belki yolun sonunda olduğunu anladı...
Çünkü suçlamalar "müebbetlik" suçlamalardı, eskiden olsa "idamlık".
İş "yeni bir Mustafa Muğlalı olayına" doğru gidiyordu ne yazık ki...
Her neyse, ona Tanrı'dan rahmet, kederli ailesine başsağlığı... Elbette.
De, benim kafama takılan şu:
"İtirafçılık" denilen "müesseseyi" bu ülkeye babam mı getirdi kurdu?
Pişman olanın cezasını hafifleten, onu özel korumaya alan, yeni kimlik veren, hatta suratının orasını burasını bile estetik ameliyatla değiştiren siz değil misiniz?
Bu ayrıcalık, birçok gazimizde "biz bunun için mi dövüştük" şeklinde bir tepkiye bile yol açmadı mı?
Bir itirafçının itirafları nereye kadar makbul, nereden sonra tu kaka?
Bunun bir ölçüsü, bir sınırı var mı?
Örneğin "evet biz devleti bölmek istemiştik, şu şu şu haltları yedik" dediği zaman kucaklayıp bağışlayacaksınız, "ama devlet adına da şu kişiler şu suçları işlemişti" diye öttüğü zaman mı karşı çıkacaksınız?
"İşimize gelen itirafçı iyidir, işimize gelmeyen itirafçı kötüdür" diye bir nalıncı keseri var mı yahu?
Pandora'nın kutusunu ağzına kadar açacaksın, sonra da kutudan pis kokular çıktı diye bozulacaksın... Var mı böyle bir çifte standart?
Şeref kumkuması basın, hadi bunu da yazın bakalım.
sabah

24 Ocak 2009 Cumartesi

KUS MU KONDURACAK?

Kuş mu konduracak?
Deniz Baykal, belediye başkanlığına İstanbul'da Kemal Kılıçdaroğlu'nu aday gösteriyor.
Bu kararda ne kadar kendi tercihi, ne kadar "gaz veren CHP medyası" etken olmuştur, bilemeyiz tabii.
Bir anket yayınladılar, buna göre CHP herhangi birini aday gösterirse İstanbul'da AKP kazanırmış ama Kılıçdaroğlu'nu gösterirse CHP kazanırmış...
Önceki yıl tanık olduğumuz rezilliklerden sonra, hele bu yayınları yapanların "cibilliyetini" de bildiğimize göre, Tarhan Erdem'den başka hiçkimsenin yaptığı hiçbir anketi ciddiye almayız ama gene de avukat ağzıyla konuşalım ve "bir an için" öyle olduğunu kabul edelim...
Fakat aynı CHP medyası, belediyeyle yetinmedi, Kılıçdaroğlu'nu "Baykal'ın yerinde, partinin başında" görmek istediğini de belirtti.
Dolayısıyla ortaya şu sorular çıktı:
Acaba Baykal, Kılıçdaroğlu'yla belediyeyi kazanacağına gerçekten inanıyor mu?
Yoksa, Kılıçdaroğlu'nun kaybedeceğini sezerek onu ateşe atmak ve "en tehlikeli rakibinin gücünü" bu şekilde kırmak, onu "pasifize" etmek gibi bir hesabın mı peşinde?
Televizyonda Melih Gökçek'in "tozunu atan" adamı niçin Ankara'dan aday yapmamış, doğrudan Gökçek'in karşısına getirmemiştir? Diye de sorarlar hani...
Her neyse, gene avukat ağzıyla konuşalım ve bir an için Kılıçdaroğlu'nun İstanbul belediye başkanı olduğunu düşünelim...
Tipik bir Ankara çocuğu, halim selim bir memur emeklisi, elhak namuslu ve temiz bir adam da olan Kılıçdaroğlu, bu cehennemde ne yapacaktır?
Bu korkunç ahtapotun hangi kolunu tutup da bükecektir?
Kılıçdaroğlu'nu İstanbul'un bir köşesine bıraksak, yolu bulup da Taksim'e çıkabilir mi acaba?
Belediyeciliğin b'si hakkında en küçük bir deneyimi, bu alanda herhangi bir "pilanı, porocesi ve poroğramı" var mıdır?
Yoksa bütün İttihatçılar gibi "hele bir iktidara gelelim, gerisi Allah kerim" kafasında mıdır?
Elhak "yemeyecek ve yedirmeyecek" olan Kılıçdaroğlu'nun dönemi, kendine sosyaldemokrat süsü vermiş bir başka başkan gibi, Nurettin Sözen dönemi gibi "fiyaskoyla sonuçlanmaya" mahkûm mudur yoksa? Yani ne yapacaktır Sayın Kılıçdaroğlu, kuş mu konduracaktır? Yoksa İstanbul kendisine sekiz numara büyük mü gelecektir?
Onu bırakın, partisinin İstanbul'a yönelik herhangi bir politikası, İstanbul'u bırakın Türkiye hakkında bir öngörüsü, bir hazırlığı, bir iddiası var mıdır acaba?
Ama mesele yalnızca "İstanbul'u Tayyip'in elinden almak" gibi bir basitlik ve ucuzluktan ibaretse, lafımız kalmaz.
Tabii "gazcıların" doğru söylediklerini, İstanbul'u CHP'nin kazandığını varsayarak yazdık bütün bunları.
Göreceğiz bakalım. Biz o gazcıların "vallahi billahi bundan sonra yalan yazmayacağız" diye manşet atmış olduklarını da hatırlarız, çok şükür henüz bunamadık. Hani şu "ne gazeteciliği kardeşim, biz burada dükkân açtık para kazanıyoruz" diyen takım canım!..
Burunları uzar mı uzamaz mı, iki ay sonra görürüz.
SABAH

9 Ocak 2009 Cuma

ESKİ DEFTERLER

Eski defterler
Çok genç olmayanlar bilirler, bir zamanlar İstanbul'da bir "İSKİ rezilliği" patlak vermişti.
Su müdürü, iş yaptırdığı müteahhitlerden para topluyor, bu paranın bir kısmını partisine bağış olarak aktarıyor, bir kısmını cebellezi ediyordu.
"Azgın kart teke sendromuna" kapılıp yanında çalışan çocuğu yaşında bir kıza tutuldu, eşini boşamaya kalktı, aldığı rüşvetin bir kısmını nafaka yapmak istedi, eşi de rezilliği medyaya açık ediverdi.
Paralara el koydular, su müdürünü içeri tıktılar.
İçeride baldırına bir de bıçak yedi su müdürü, görünürde "sıradan bir vatandaşın öfkesi" nedeniyle, aslında "konuşmaması" için...
O da mesajı aldı, sustu, konuşmadı ama bu arada kız da başkasına kaçtı! Ne hikmetse, mahkemede tanıklıklarına başvurulan bütün müteahhitler de bağışları "gönüllü" olarak yaptıklarını, hiçbir zorlama altında kalmadıklarını söyleyivermişlerdi... Maşallah İstanbul'un bütün kapitalistleri gizli solcuydu, iktidar koalisyonunun ortağı sosyaldemokrat partiyi destekliyorlardı da bizim bundan haberimiz yoktu!
Hepimiz kıçımızla gülüyorduk tabii.
İSKİ skandalı, partiyi de yedi belediyeyi de.
Kendilerine solcu süsü veren hokkabazlar, İstanbul'u bir daha geri gelmemek üzere yitirdiler. Onlara destek olmak amacıyla adaylıklarını koyan şarkıcılar türkücüler bile işe yaramadılar.
Parti de tarihe karıştı. Gitti, kendine solcu süsü veren daha eski bir partiye eklemlendi.
Onlar da bir daha, bırakın iktidarı, küçük ortaklık yüzü bile göremediler. Hatta bir dönem meclis dışı bile kaldılar.
Belediye reisi de o partiden milletvekili oldu ve bir daha da sesi soluğu çıkmadı, on beş yıldır "low profile" gösteriyor. Eh, "high profile" gösterecek yüzü yok.
İsim vermedim, çünkü su müdürü diyetini ödedi, cezasını çekti, bitti gitti. Kendisiyle televizyonda en çok "uğraşan" bendim o sıralar, hem onun müdürlüğü hem de benim televizyon yorumculuğum tarih oldu.
"Müteveffa" parti de bana beş yüzü aşkın dava açmıştı, kaç milyar ödediğimi bilmiyorum, eski patronuma sorunuz çünkü onun cebinden çıktı.
Adnan Menderes'in son sözlerini tekrarlamama izin verirseniz, "kat'iyyen muğber değilim, hiçbir iğbirar duymuyorum" ... Onlar duyuyorlarsa onu bilemem, kendi küçüklükleri olur. (Muğber, gücenmiş, küskün demek. Merhum Menderes Osmanlıca konuşurdu, ben de severim.)
Bütün bu eski defterleri neden açtım?
İzmir'de bir "operasyon" yapılmış, iki belediye reisiyle birlikte tam yüz yirmi kişi gözaltına alınmış. İmar kanununa muhalefet, ihaleye fesat karıştırma, suç işleme amacıyla örgüt kurma, falan filan. Bildik yolsuzluk türleri.
Ankara'da bir ilçede de buna benzer bir rezillik yaşanmıştı yakın zamanda...
Bunlar, kendine solcu süsü veren "malum ve mahut" partinin adamları.
Eski defterleri neden açtım? Son zamanlarda, özellikle belli bir yayın grubunun da desteğiyle, "belediye yolsuzluklarını AKP yapar, ötekiler sütten çıkmış ak kaşıktır" gibilerden bir puşt tezgâhı döndürülüyor da, bazı şeyleri yaşlılar unutmasınlar, gençler de öğrensinler diye...


SABAH

28 Kasım 2008 Cuma

ANAN BİLİRDİ


Engin Ardıç

Emekli memur gazetesi mal bulmuş, Mağrıbi gibi üstüne atlamış... (Hadi şimdi otur bir de bunlara Mağrib'in neresi olduğunu anlat, oradan "atasözleri vedeyimler" konusuna gir, yazının tadını kaçır...)

Anadolu Ajansı, eski bir Apollo 9 astronotunu Osmanlıca konuşturmuş!

Astronot Schweickart, "dünyayı ansızın dümdüz edecek dev bir göktaşı" demesi gerekirken, "dünyayı fücceten hak ile yeksan edecek" deyimini kullanmış ajans haberinde!

Bu, "anlaşılmaz bir ifade" oluyormuş.

Elifi görse mertek sanan Babıali ayakçıları için öyle herhalde... Ucuza gelsin diye böyle çocukları istihdam edersen olacağı budur... (Şimdi "istihdam ne demek" diye de sorarlar.)

"Vay gericiler vay" demek istiyor gazete, astronotu bile Osmanlıca konuşturuyorlar!...

Tabii, "fücceten" kelimesini hayatlarında hiç duymamışlar. "Hak ile yeksan" diye bir deyim hiç kulaklarına gelmemiş.

Anaları bunlara nece öğretmiş? Hangi mektebe gitmiş ya da gitmemiş bunlar? (Bakınız ben de gericilik ettim, hükümete yağ çekmek için okul değil mektep dedim! Utanmıyorlar, böyle de suçluyorlar bizi.)

Bunların kafasına göre "Allaüekber" demek de gericilik tabii, ilerici olmak istiyorsan "Tanrı uludur" diyeceksin. (İkisinin arasındaki çok ince farkı CHP yöneticilerine bile sormayınız, algılayamazlar.)

Sonra da otururlar, Deniz Baykal'ın "çarşaf açılımını" ciddi ciddi tartışırlar.

Adam olmayacaklarını bildiğim için, sözüm onlara değil, Dilber Hala'nın yaptığı gibi, ortayadır:

Dolmuştan "müsait" bir yerde inen halka bu tür hırtlıklarla ters düşerseniz, Deniz Baykal'ınızı çarşaf da giyse iktidara getiremezsiniz, umreye de gitse...

Her Türk aydını, "makul" düzeyde Osmanlıca bilmek zorundadır.

Bakkal Mehmet Efendi'yi kastetmiyorum, "aydın geçinenlerden" sözediyorum. (Kaldı ki Bakkal Mehmet Efendi, "fücceten" gibi kelimeleri basın zavallılarına öğretecek konumdadır.)

Ancak üniversitedeki "paleografya" uzmanları tarafından çözülebilen "eskiOsmanlıca"yı da kastetmiyorum.

"Oturup eski yazı öğrenin" de demiyorum. Aslında demek isterim ama it kopuk üstüme saldırır...

Şu ölçüyü koyalım diyorum: Her Türk aydını, Atatürk kadar Osmanlıca bilmek zorundadır!

Örneğin kutsal kitabımız (!) olan Nutuk'u okuyup anlayabilecek kadar!

Çünkü Nutuk'un "Öztürkçe çevirisi" olan Söylev'de Atatürk meclis üyelerine, pardon, CHP meclis grubu üyelerine "Efendiler!" değil "Baylar!" şeklinde sesleniyor ve bu da fena halde gülünç oluyor.

Kaldı ki o tarihte ortada Atatürk yok, Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal Paşa var.

Hadi hadi utanma, "reisicumhur ne demek" diye de sor...

Ne bozuluyorsun hamşo, "bu ahval ve şerait en namüsait bir mahiyette tezahüredebilir" cümlesi onun ağzından çıktı mı çıkmadı mı?

Peki, "Kamubuyurum Tüz Bölemi'nin kamutay üyesi saylavları" deyince anlayacak mısın? Al sana gerici olmayan Öztürkçe cümle... Pardon, "tümce" canım, tümce...

sabah