Zaman Gazetesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Zaman Gazetesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ocak 2009 Cuma

28 SUBAT SURECİ BİTTİ


laikçileri ve ergeneakon avukatlarını kızdıracak bir açıklama bakalım görelim daha neler oalcak

28 ŞUBAT SÜRECİ BİTTİ
TBMM eski Başkanı Bülent Arınç, '28 Şubat 1000 yıl sürer" diyen Genelkurmay eski Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu ile ilgili çarpıcı açıklamalar yaptı: "28 Şubat süreci siyaseten bitti. Bin yıl devam eder diyenler de bitti.' ..
TBMM eski Başkanı, AK Parti Manisa milletvekili Bülent Arınç, son günlere damgasını vuran Ergenekon soruşturması, yerel seçimler ve tarihe postmodern darbe olarak geçen 28 Şubat sürecine ilişkin çarpıcı açıklamalarda bulundu. Gazeteci Ömer Şahin'in hazırlayıp sunduğu Kanala TV'deki Görüş Farkı' programda konuşan Arınç, Ergenekon operasyonununda da adı sıkça geçen ve '28 Şubat bin yıl sürer diyen' emekli Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu'na yüklendi. 28 Şubat sürecinin bittiğini belirten Arınç, "28 Şubat bin yıl sürer diyenler de bitti" dedi.
Arınç, halen cezaevinde olan emekli Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur'un talimatı ile 2003 yılında annesinin evinin "irtica" gerekçesiyle aranmak istenmesine ilişkin de ilk kez konuştu. Arınç, "Eruygur hasta. İyileşsin konuşacağım" derken ev aramasını yaptıracak olan Erdal Sarızeybek'i "Efsane Albay diye şişirilen kişi" diye niteledi. Arınç, CHP'nin İstanbul adayı Kemal Kılıçdaroğlu'nu da polisiye romanların hayali dedektifi Sherlock Holmes'a benzetti.
Ergenekon'dan halen tutuklu olan eski Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur'un görev
başında olduğu dönemde TBMM Başkanı olan Bülent Arınç'ın Manisa'da annesine ait olan evi aranmak istenmişti. 2003 yılında "irticai" gerekçe ile teşebbüs edilen ancak gerçekleşmeyen arama olayını o dönem Manisa'da Jandarma Komutanı olan Erdal Sarızeybek, "Ya Gazi Paşa Duyarsa" isimli kitabında yazmış, Arınç da olayı doğrulamıştı. Bülent Arınç, bu konudaki suskunluğunu "Görüş Farkı" programında bozdu. Ömer Şahin'in bu konudaki sorusuna cevap veren Arınç, "Sayın Eruygur'un rahatsız olduğunu, tedavi gördüğünü biliyorum. İyileşsin o zaman konuşurum. Ancak Show TV'nin efsane albay diye şişirdiği bir insan var (Erdal Sarızeybek). Eruygur'un talimatı ile yaptı. Onun da kafasında öbür tarafa yaranmak, general olmak vardı. Kayseri'de Abdullah Bey'le, Manisa'da benle, başka yerlerde de bir başkası için sürekli istihbarat toplanıyor, incelemeler yapılıyordu. Daha fazlasını söyleyemem. İyileşsin ondan sonra söyleyeyim." Arınç, Şahin'in, "Peki, Eruygur ve Tolon'un tutuklanmasına üzüldünüz mü?" sorusuna ise "Duygularımı ekran önünde söyleyemem. Keşke söyleyebilseydim. Hepsini tanıyorum çünkü?." şeklinde imalı bir cevap verdi.
TBMM eski Başkanı Bülent Arınç, Ergenekon operasyonunun 28 Şubat'ın rövanşı olarak görülmesinin çok saçma bir düşünce olduğunu savunurken "28 Şubat 1000 yıl sürer" diyen Genelkurmay eski Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu ile ilgili çarpıcı açıklamalar yaptı: "28 Şubat süreci siyaseten bitti. Bin yıl devam eder diyenler de bitti. Şu anda Encümen-i Daniş üyesi sıfatı ile gelip Genelkurmay Başkanı'nı ziyaret etmek marifet değil. Bunun siyasi etkisi de olmaz, kimsede heyecan da uyandırmaz. Bundan heyecan duyan medyaya da herhalde gülüyorlardır."
TANK'A BALANS AYARI YAPANLAR NERDE? BEN NERDEYİM?
28 Şubat'ı yapan kadrolar ile o dönem mağdur olan siyasilerin 10 yıl sonra hangi noktalara geldiğini soran Bülent Arınç sözlerini şöyle sürdürdü: "28 Şubat ne amaçla, kime karşı yapıldı. Balans ayarını tankla yapmaya kalkanlar nerde şimdi? Balans ayarı sandık, seçimle oldu. Ezilen, horlanan insanlar siyaseten güçlü hale geldiler. Bir kısmı yönetimdeler. Ben o zaman RP'li idim. 28 Şubat Bana karşı yapıldı. Yargıtay Savcısı habis ur diyerek dava açtı. Şimdi bu şahsın yüzüne bakan var mı? Var, birkaç kişi bir araya gelince birbirinin yüzüne bakıyorlar. Ama biz varız. 5 yıl Meclis başkanlığı, Cumhurbaşkanı vekilliği yaptım. Biz fikirlerden dolayı bize karşı yapılan hareket geldi geçti, çok şükür biz bugün ülke yönetiminde varız, başkalarından daha iyi yönetip, Türkiye'yi ileriye götürüyoruz."
BAHÇELİ'YE ÖVGÜ, BAYKAL'A ELEŞTİRİ
Bülent Arınç, Ergenekon operasyonu konusunda MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin tutumunu överken, CHP lideri Deniz Baykal'ı ağır bir dille eleştirdi: "Bahçeli, cepheden karşı çıkmıyor. Hukuk sürecine özen istiyor" diyen Arınç'ın Baykal'la ilgili sözleri ise şöyle:
"Avukatlığa soyunmuş olması, bunu her yerde ifade ediyor olması bir siyasetçi için talihsizlik. Bunların sosyal demokrat parti lideri tarafından yapılmasını bazı CHP'lilerde endişeyle karşılıyor. Sayın Baykal, en azından merhum Ecevit'in bu konudaki çabalarını dikkate almalıydı. Türkiye, faili meçhulleri, siyasi suikastleri yaşadı. Darbeler, muhtıralar gördü. Bundan sevinç mi duyuyordu ki, bu çabalardan endişe duysun."
KILIÇDAROĞLU'NUN PSİKOLOJİSİ BOZULDU, KENDİNİ SHERLOCK HOLMES ZANNEDİYOR
Başbakan R.Tayyip Erdoğan ile CHP'nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu arasındaki polemiğe TBMM eski Başkanı Bülent Arınç da katıldı. Başarılı bir milletvekili olduğunu söylediği Kılıçdaroğlu'nun sürekli elinde kağıt sallayarak yolsuzluk suçlamaları yaptığını, insanları karaladığını vurgulayan Arınç, "Elinde bilgi, belge varsa bunu sallamayacak, yargıya vereceksiniz. İnsan utanır. Birisine hırsız demek suçtur. Savcı edası ile bir ile belediye başkanı olunmaz. Kılıçdaroğlu'nun psikolojisi bozulmuş. Kendini çok kaptırmış. Artık evinde de eşine çocuğuna karşı bu hale gelmiştir. Medyanın pohpohlaması ile kendisini Sherlock Holmes zannediyor. Eşine bile soracak, "bu yemeği yaparken niye ocağı yaktın? Bu saate kadar nerdeydin?" Herkesi hırsızlıkla suçlamak kötü psikolojik rahatsızlıktır. Kendisinde ayan beyan ortaya çıkmıştır. Başarılı olacağına inanmıyorum. Suçlayıcı olarak masumlara leke atmanın, kara çalmanın bugün prim yapsa bile yarın ne kendisine, ne ülkeye faydası olur." eleştirisinde bulundu.
MESUT YILMAZ MASUM DEĞİL, MİLLETTEN ÖZÜR DİLESİN
Mesut Yılmaz'ın Başbakanlık, Dışişleri Bakanlığı gibi üst düzey görevler yaptığın hatırlatan Bülent Arınç, sorumluluk mevkiinde bulunan bir insan olarak geçmişte yaşananlarda pay sahibi olduğunu söyledi. Arınç, "Rahmetli Özal'a kongre sırasında suikast teşebbüsünü gören gözlerin bunun arka planını, daha sonrasının da geleceğini düşünerek çok iyi çalışmalar yapması gerekirdi. 28 Şubat'ta yaptıklarını bu açıdan yapsaydı netice alırdı. Yani çok masum olduğunu söyleyemem. Söylediği engeller her dönemdeki iktidarın önüne çıkmıştır. Güçlü siyasi irade şimdi olduğu gibi engelleri aşar. İnşallah geçmiş dönemlerde kendi sebep oldukları olumsuzlukları Türk milleti önünde özür dileyecek duruma gelmesini arzu ederim. Mesut Yılmaz özür dilemeli. Siyaset sorumluluk işidir. Geçmişte olan hadiselerde var olacağım, bu hadiselerde katkım olmadığını söyleyeceğim bu inandırıcı olmaz. Mesut Yılmaz'ın o zaman olup bitenlerden üzüldüğünü de pek görmedik. Ama biz gücümüz varken yapamadıklarımızın hicabını duyduk, ızdırabını yaşadık."
REFAHYOL KEŞKE SUSURLUK'TAN YIKILSAYDI
Bülent Arınç, RP'de olduğu dönümde Erbakan Hoca'nın Susurluk olayıyla ilgili söylediği "faso,fiso", "glu, glu dansı" sözlerine de özeleştiride bulundu. Dönemin Başbakanı Erbakan'ın DYP
ile koalisyonu yıkmamak adına böyle bir tavır sergilediğini ifade eden Arınç, "Susurluk ciddiye alınmamakla yanlışlık yapıldı. Başka sebeple yıkılan hükümet keşke Susurluk'tan dolayı bitseydi. 28 Şubat'ın içinde bir tane RP'li, anası-babası ve yedi ceddi RP'li olan yoktu. Ama ortağımızın büyük kısmı bunun içinde idi."
ERGENEKON'UN ADI GÜZEL DEĞİL
Bazı çevrelerin "Ergenekon" ismine yaptığı itiraza Bülent Arınç'dan da dolaylı destek geldi. Ergenekon'un Türk tarihindeki yerine işaret eden Arınç, "Örgütün adını biz koymadık. Güzel de bir isim değil. Türk mitolojisinde, tarihinde önemli yer işgal etmiş bir kavramı suç, terör örgütüne vermek doğru değil. Ama örgüt adını kendisi koymuş." dedi.
GÖKÇEK BAŞARILI VE KAZANACAK
AK Parti'nin yerel seçimlerde başarılı olacağını, Ankara ve İstanbul'u kesinlikle kazanacaklarını savunan Bülent Arınç, "Melih Gökçek, başarılı bir belediye başkanı. Belediye Başkanı olarak Türkiye'de ilk 3-5 isimden birisidir. Tekrar kazanacağına inanıyorum. İzmir'de Taha Bey çok iyi bir tercih. Burada ise kazanmaya yakın olduğumuzu düşünüyorum." yorumunda bulundu.
Zaman

26 Ocak 2009 Pazartesi

YENİ DALGA

Yeni dalga
Yeni bir gözaltı dalgasının olacağını tahmin etmiyordum. Ancak beklentimin aksi oldu. Önce yeni bir dalgayı tanımlamamız gerekir. Soruşturma sürecinde geçmişte gözaltına alınanlarla aynı kategoride olan ve sorgulamalarla ortaya çıkan kişilerin gözaltına alınması yeni bir dalga değildir. Bu nedenle gözaltına alınanların sadece bir bölümü yeni dalga sayılır. Yani ART televizyonuyla ve Metal İş sendikasıyla bağlantılı olarak gözaltına alınanlar yeni bir dalgadır.
Soruşturmanın TSK içine yayılmasının ya da siyasi bir nitelik kazanmasının bir tırmanma olacağını ve bunun hem soruşturmayı hem de istikrarı olumsuz etkileyeceğini düşünüyordum.
Ancak hukuki bir süreçte bu gibi endişelere yer olmadığını, sonuç ne olursa olsun kanunun emrettiğinin yapılacağını gözardı ediyordum. Ayrıca topluma egemen kılınan düşüncenin de hukukun üstünlüğü olduğunu ve onun nihai belirleyici sayılması gerektiğini hesaplamamıştım.
Topluma zaman içinde farklı kutsallar empoze edilir. Bazen güvenlik ön plana çıkarılır ve Ordunun her yaptığı doğru kabul edilir. Bazen de egemenliğin kayıtsız şartsız millette olduğu ve nihai kararı milletin temsilcilerinin vereceği söylenir. Günümüzde hukuk bu hiyerarşinin en üst noktasına taşındı ve hukuk kutsallaştırıldı. Bu durumda hukuk neyi emrediyorsa o yapılmalıydı ve ortaya çıkacak sonuçlar herkesin katlanması gereken maliyetlerdi.
Burada bir ikilemle karşı karşıyayız, Devlet kural demektir ve buna uyulması zorunludur ama ortaya çıkan sonuçlar ciddi sorunlar doğurabilir. Bu sonuçlara katlanmak istemeyenler ‘Mesele vatansa gerisi teferruattır’ demiş ve hiçbir kurala uymak zorunda olmadıklarını düşünmüşlerdir. Geçmişte yaşadığımız kanunsuzluklar bir devletin savunamayacağı boyuttadır. Bunlarla aynı yerde olamazdım ve kanunlara uygun olarak yapılan eylemlere karşı çıkamazdım. Bu nedenle yeni dalgayı, yaratabileceği tüm olumsuzluklara rağmen, kabul etmek zorundaydım. Ancak doğacak sonuçları söylemek alınan kararlara karşı çıkmak değildir ve nelerle karşılaşacağımızın analizidir.
Yeni dalga, düşündüğüm gibi, siyasi bir tavır olarak algılandı ve CHP ile DSP tepki gösterdi Türk-İş ve bazı sendikalar benzer bir tavır sergiledi.
Bugüne kadar büyük çoğunluk tarafından desteklenen, desteklemeyenlerin de sessiz kalmayı tercih ettiği soruşturma sürecine itirazlar arttı. Bazı medya organlarının destekleyici tavrı aşırı ve taraflı olarak nitelenmeye başladı. Tutarsız davranışlar sergileyen Tuncay Güney’in süreçte oynadığı rol ve televizyondaki sözleri tartışma yarattı.
Olanlardan bir ders çıkarılabilir. Bir kişiyi suçlarken bile tarafsız bir tavır sergilemek, suçlamaları sınırlı tutmak ve onun haklarına da saygı gösterildiği intibaının yaratılması son derece önemlidir. Yani yargılayanlar yargılananlara ‘Sana düşman değilim hatta kişi olarak seni sevdiğim bile söylenebilir. Senin hakkındaki kararı ben değil kanunlar veriyor’ demiş gibi olmalılar.
Olumsuzluklarında bile güzellik olan devletler büyüktür. İnsanlar görevlerini yaparken devletlerini de tarif ettiklerini gözardı etmemelidir.
STAR

25 Aralık 2008 Perşembe

Niçin 'özür dilemiyorum'?


Mümtazer

Türköne

"1925 olaylarından zarar gören Ermenilerden Özür diliyorum" kampanyasına niçin imza atmadığını ve katılmadığını Şahin Alpay'ın "Niçin 'özür diliyorum'? " yazıyla aynı gün "Niçin 'özür dilemiyorum'?" başlığı ile Zaman Gazetesindeki köşesinde yazdı....



Niçin

'özür

dilemiyorum'?


"Özür" bildirisini yanlış buldum. Usul ve esasa dair yanlışlıklardan önce, bildirinin kısa içeriği ile maksadı arasında da uçurum var. Yol açtığı akla zarar tartışmalar ve anlamsız kutuplaşmalar başka bir şeyin değil doğrudan bu hataların ürünü.
Önce iki cümleden mürekkep bildiriyi hatırlayalım: "1915'te Osmanlı Ermenilerinin maruz kaldığı Büyük Felaket'e duyarsız kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum..." İlk cümlenin altına imza koymak, bu hadiselerin dışında kalan üçüncü kişi olmak anlamına geliyor. "Duyarsız kalmak" insanî, özellikle vicdanî olmayan bir durum. "İnkâr etmek" ise hem taraflara hem de üçüncü kişilere yönelik anlamsız bir suçlama. Çünkü "Felaket"i inkâr eden kimse yok. Sadece felaketin boyutları, soykırım olup olmadığı ve suçluları konusunda bir tartışma var. Peşinden gelen ikinci cümlenin varacağı yer ise "bireysel özür" değil bir "acıya saygı" ifadesi olmalıydı. Bildirinin maksadı ile içeriği arasındaki uçurumu da bu "özür" oluşturuyor.
Tarihle hesaplaşmak, bugüne dair sorunları çözmek içindir. Devletlerin, devletleri yönetenlerin farklı zamanlarda, farklı hesapları ve planları olur. Tarih bu hesap ve planların gereği devletlerin giriştiği katliam örnekleriyle dolu. Hiç kimsenin bugüne kadar iddia etmediği ve aklından geçirmediği bir durum: 1915'te yaşanan "Ermeni tehcir ve taktili"nin bir "Türk-Ermeni mukatelesi" olduğu iddiası. Bildiri tek tek bireylerin "kendi payına" düşen sorumluluğun sonucu olan "özür"ü vurgulayarak, "Felaket"i devletin sorumluluğundan alıp halkın sırtına yüklüyor. Ermenilerin doğumla kazandıkları etnik kimliklerinden dolayı gadre uğramaları bir "felaket". Ama, bu topraklarda yaşayanların verili kimliklerinden dolayı "sorumlu" tutulmaları ve onlardan işlemedikleri kabahatleri için özür beklenmesi adaletsizlik ve haksızlık değil mi?
Bugüne dair kestirmeden bir sonuç çıkartalım. Türkiye'nin dev gibi bir "Kürt sorunu" var. Bu sorunun Türkler ve Kürtler arasında bir sorun olduğunu iddia edebilecek biri var mı?
"Özür bildirisi"nin esasa müteallik yanlışları şunlar: Birincisi, tarihçilerin ve devletlerin siyasî bir konu olarak tartıştıkları bir konu hakkında kesin bir hüküm inşa etmek mümkün mü? Bildiriyi imzalayanlardan kaçı, o döneme ait olayları, meselâ İttihat Terakki'nin tehcir kararnamesinin Rum nüfusu da kapsadığını biliyor? Bildiriyi savunanların ve karşı çıkanların hemen ilk elden o döneme dair karşıt tezler sıralamaları, üzerine "sorumluluk ve özür" inşa edilen hükmü tartışmalı hale getiriyor. Halbuki "acıya saygı"yı dillendiren bir metin, bu tartışmaları gereksiz kılabilirdi. İkincisi bu "Büyük Felaket", birçok başka felaketin yaşandığı bir dönemin parçası. Dünyanın hiçbir bölgesi, bizim yaşadığımız topraklara düşen acı ve gözyaşı yoğunluğunun yanına yaklaşamaz. Anayurtlarından sürülen her üç Çerkes'ten ikisinin yolda hayatını kaybettiği Çerkes muhacereti ile milyonlarca Müslüman'ın hayatına mal olan Balkan Felaketi, sadece yakın iki örnekten ibaret.Ulus devletler çağında, ulus devletler arasında tartışılan bir soruna taraf olmak ne ölçüde bir "vicdan" sorunu olarak kalabilir?
"Özür bildirisi" sonrasında zincirinden boşanan ırkçılık, maalesef getirmediğini gösteriyor. Bildiriyi kaleme alanların ve savunanların, bu bildiriyi gündeme getirmekteki amaçlarının tam tersi bir sonuç elde ettikleri ortada değil mi? Bu bildiri konusunda en yapıcı yaklaşımı sergileyen Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün sülalesinde Ermeni bulunmadığını açıklamaya zorlanması, hangi vicdanı tatmin etti? Hangi acıya saygı getirdi?
Acıya duyarsız kalmamak için biraz da emek harcamak lâzım. Hiç olmazsa Sivas Zaralı Kirkor Ceyhan'ı okuyup, bu topraklarda yaşayan Ermenilerin bu topraklara özgü kültürüne vakıf olmadan yine bu topraklara, yani bize ait acıları hissetmeden hüküm sahibi olmak kolay değil.
Doğrusu "özür" değil, "acıya saygı" olmalıydı.


23 Aralık 2008, Salı - Zaman Gazetesi

Niçin 'özür diliyorum'?


"1925 olaylarından zarar gören Ermenilerden Özür diliyorum" kampanyasına imza atan Şahin Alpay, imzasının gerekçesini Zaman Gazetesindeki köşesinde yazdı....



Niçin 'özür diliyorum'?


"1915'te Osmanlı Ermenilerinin maruz kaldığı Büyük Felâket'e duyarsız kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor.
Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum." Geride bıraktığımız hafta bir grup yurttaş internet sayfasına konulan yukarıdaki metne imza attı. İlk imzacılar arasında ben de varım. Başkalarının yazdığı metinler altına imza atmaktan kaçınırım, çünkü bir yorumcu olarak, kendimi yetkin saydığım konularda görüşlerimi açıklama imkânım var. Ama bu metni sözcükler üzerinde düşünmeden imzaladım. Neden? Niçin Ermeni kardeşlerimden özür diliyorum?
Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılış sürecinde, ilgili bütün halklar büyük trajedilerle karşılaştılar. Bunlar arasında Ermenilerin başına gelenlerin özel bir yeri var. 1915'te Osmanlı Ermenilerinin başına gelen felaketin, Almanya'da Yahudilerin maruz kaldıklarına benzetilebilecek, kimi Ermeni milliyetçilerinin iddia ettiği türden bir soykırım olduğunu düşünmüyorum. Ermeni milliyetçileri Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrılıp bağımsız bir Ermeni devleti kurmak için Rusya ile işbirliği yaptılar, terör eylemlerine giriştiler, çok sayıda Türk ve Müslüman'ı öldürdüler. Buna karşılık, Osmanlı hükümeti, daha doğrusu, onun içinde başını Talat Paşa'nın çektiği bir iç klik, başlıca İstanbul ve İzmir dışında yaşayan bütün Ermenilerin Suriye çölüne tehcir edilmesi, yani zorunlu göçe tabi tutulması kararı aldı ve uyguladı.
Tehcire tabi tutulan 1,5 milyon dolayındaki Osmanlı Ermenilerinin yaklaşık yarısı, göç sırasında kimi güvenlik kuvvetleri mensuplarının ve mallarına göz diken haydutların saldırılarına uğrayarak, kimi salgın hastalık ve açlık nedeniyle hayatlarını kaybettiler. Bir kısmı ise Türk ve Müslümanlar tarafından korunarak, din değiştirmek suretiyle hayatta kalabildi. Geriye kalanlar başta Fransa ve ABD olmak üzere Batı'ya göç ettiler. Osmanlı ordusunda görev yapan Ermeniler, savaştan döndüklerinde ailelerinden ve cemaatlerinden kimsenin kalmadığını, mallarına el konulduğunu gördüler.
Ermeni milliyetçileri, Osmanlı hükümetinin tehcir ile niyetinin Nazilerin Yahudilere yaptığına benzer bir şekilde Ermenileri toptan imha olduğu iddiasındalar. Bu iddia kanıtlanmış değil. Türk olmayan, saygın Osmanlı tarihçileri de bu iddiayı desteklemiyor. Ne var ki Osmanlı hükümetinin Ermeni milliyetçilerinin işledikleri suçlar nedeniyle bütün Ermenileri topluca cezalandırmış olduğu konusunda bir tartışma yok. Bugün Türkiye'de, Osmanlı'nın dağılması sürecinde yaşanan bütün trajediler hakkında bilgimiz var. Balkanlar'dan sürülen ve katliama uğrayan, kuzeydoğu illerinde Ermeni isyancılar tarafından katledilen Türk ve Müslümanların, 19. yüzyılın ortalarında Rusya'dan sürülen Müslümanların başına gelen felaketlerin hepsi biliniyor ve serbestçe konuşuluyor. Ama Osmanlı Ermenilerinin başına gelen trajedinin üstü örtülü, özgürce konuşulamıyor. Bu trajedinin sorumlusu elbette ki ne Türkler, ne de Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri; Osmanlı devletini yıkıma götüren İttihat ve Terakki diktatörleri.
Elbette ki Osmanlı Ermenilerinin başına gelenlerde hiçbir şahsi sorumluluğum yok. Ama yurdumda yaşanan ve devletçe üzeri örtülen, tabu kılınan bir trajediden, bir insan ve Türk olarak büyük üzüntü duyuyorum. Bildiriyi imzalamamın başta gelen nedeni, bundan kaynaklanan bir vicdani vecibe. İkinci olarak, Türkiye'nin demokrasisini güçlendirmesini, kötülüklerin tekrarlanmaması için tartışılmayan, aydınlığa kavuşmayan konu kalmamasını istiyorum. Üçüncü olarak, milliyetçilikler çağı gelene kadar yüzyıllarca dostluk içinde yaşayan Türkler ve Ermeniler, Türkiye ve Ermenistan arasında dostluğun yeniden tesis edilmesini önemsiyorum. Türkiye tarihiyle yüzleştikçe, Ermenistan'ın ve Ermeni diasporasının da tarihiyle yüzleşeceğine inanıyorum. İşaretleri şimdiden görülüyor: "Biz Türkiye kadar özgürce tartışamıyoruz... Biz de öldürülen Türk ve Müslümanlar için özür dilemeliyiz... Ermeni arşivleri açılsın..." sesleri yükseliyor.

23 Aralık 2008, Salı Zaman