asker etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
asker etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Şubat 2009 Pazar

DEMOKRASİLERİN FEDAİLERİ OLUR MU?

Demokrasi düşmanlarının çabalarını önlemek için hukuğun dışına çıkılmalı mı? Ahmet Altan'dan mükemmel bir makale...
et Altan / Taraf
Ölçü
Bizim gazetemizde çalışan herkes benim bilebildiğim kadarıyla demokrat bir anlayışa sahiptir.
“Ben demokrat değilim” diyecek biri çıkmaz aramızdan sanırım.
Ama bu, hepimiz her konuda aynı fikirdeyiz anlamına da gelmez.
Bazen çok ciddi çatışmalara yol açan görüş ayrılıkları da yaşarız.
Yıldıray Oğur, bizim en genç, en parlak yazarlarımızdan biri.
Çok haklı, çok anlaşılabilir bir öfkesi var bu ülkenin insanlarına yapılan haksızlıklar konusunda.
Darbecilerin, çetecilerin bu ülkeyi götürmeye çalıştığı uçurumu gördükçe kızgınlığı bileniyor.
Kendi deyimiyle, “militan” bir demokrat.
Galiba bazen, çok öfkelendiğinde, “militanlığı” demokratlığının önüne geçiyor.
Dün bizim gazetede bir yazısı yayımlandı.
Demokrasi düşmanlarının çabalarını önlemek için yapılacak yasadışı “ortam dinlemelerini” savunuyordu.
Mahkeme izni olmadan yapılan bu tür dinlemeler yasaya aykırı.
Sadece yasaya değil hukuka, hukukun özüne de aykırı.
Hangi “kutsal” amaca hizmet ederse etsin hukuka aykırı davranışların sonunda herkes için önlenemez bir belaya döneceğine inanırım.
Üstelik herkesin inandığı bir “kutsal” değer bulunur.
Güneydoğu’da insanları enselerinden vurup öldüren JİTEM’ciler de bunu “kutsal” bir dava için yaptıklarına inanıyorlardır büyük bir ihtimalle.
Onlara da sorsak, “vatanın bölünmesini önlemek için hukukun dışına çıkmak mubahtır” diyecekler.
Darbecilerin de, Ergenekoncuların da böyle “kutsal” nedenler bulabileceklerine eminim.
Eğer “kutsal” bir dava için “hukukun dışına çıkılmasını” mubah görürsek, bu bizi, kimin kutsalı en doğru, kimin kutsalı en haklı, kimin niyeti en halis gibi fevkalade sübjektif bir tartışmaya götürür.
“İyi niyetle” kötü işler yapılabileceğini kabul ettiğimizde, kendi niyetinin iyi olduğunu söyleyen herkes iç rahatlığıyla kötülük yapar.
Hepimiz kaygan bir zeminde birbirimizin niyetini suçlamaya başlarız.
Çok uzun yıllardan beri bu ülke bu “niyet” çatışmalarının yarattığı kanlı bir zeminde yaşıyor.
Bunu önleyebilmek için “objektif” bir ölçü koymak gerekir.
Bu ölçüyü de herhangi birinin uydurmasına ya da yaratmasına gerek yok.
İnsanlık, binlerce yıllık deneyimlerinin sonucunda hukuk kurallarını bulmuş.
Hukuk, bütün insanlığın ortak ölçüsü.
Amaç, Türkiye’yi de insanlığın ortak ölçülerine saygılı bir devlet ve toplum haline getirmek.
Demokrasi dediğimiz de, bu hukuksal ölçülerin herkese eşit olarak uygulanması.
Hukukun dışına çıktığınızda, demokrasinin de dışına çıkarsınız.
Hukuku inkâr ederek demokrasiye ulaşmaya çalışmak, demokrasiyi inkâr ederek demokrasiye ulaşmaya çalışmak olur.
Demokrasiye ulaşmak için bile olsa, demokrasinin dışına çıkılabileceğini kabul ettiğinizde, “hukuka ve demokrasiye” karşı çıkanlardan ne farkınız kalır?
Yıldıray, “bir darbeyi önleyebileceğinizi bilseniz bile hukukun dışına çıkmayacak mısınız” diyor.
Kabul etmek gerekir ki bu cevabı zor bir soru.
Öyle iç rahatlığıyla verebileceğiniz ezberden bir cevabı yok.
Bu, “çocuğunu öldürmek için kaçıranlardan birini yakalasalar, kaçıranların yerini hemen bulup çocuğunu kurtarmak için işkence yapılmasına karşı çıkar mısın” türünden insanı sıkıştıran bir soru.
Böyle bir soruya nasıl bir cevap verilebilir?
Böyle bir sorunun gerçekçi ve dürüst cevabı nedir?
Benim kişisel olarak dürüst cevabım şu:
O andaki acımla işkence yapılmasını kabul edebilirim belki ama bu, işkenceye karşı çıkmamı, işkencenin yanlışlığını savunmama engel olmaz.
Bunu yapabilirim ama yanlış bir şey yaptığımı da bilirim.
Bu yanlışlığı genel bir “kural” olarak kabul etmem.
Çünkü kendi çocuğumun hayatını kurtarabilmek için birçok çocuğun hayatını tehlikeye attığımı, işkencenin yolunu açtığımı da fark ederim.
Ölçüm, “işkencenin insanlığa aykırı” olduğudur.
Ben kendi zaafımla, inandığım bir ölçüyü çiğnemişimdir.
Bu, “ölçünün” doğruluğunu değiştirmez.
Yıldıray’ın “darbe” konusundaki sorusu için de aynı cevabı veririm.
Darbeyi önlemek için belki hukukun dışına çıkarım ama bunu bir “ölçü” olarak kabul etmem.
“Tek” bir olay için karşılaşacağım olağandışılığı “olağanlaştırıp” genel bir kural olarak savunmam.
Ve, bence savunulmamalı.
Bütün insanların hayatını teminat altına alacak bir “ölçümüz” olmalı, çok özel nedenlerle ve “tek bir olay” için bu ölçüyü çiğnemek zorunda kaldığımızda, “kendi ölçümüze” ihanet ettiğimizi de bilmeliyiz.
“
Bir tek olayın” ölçüleri bozan şartlarına bakarak “genel ölçüler” koyarsak, tam anlamıyla bir karmaşa, ölçüsüzlük ve hukuksuzluk yaratırız.
Halbuki bütün amacımız bu ülkenin zaten yaşadığı bu karmaşadan kurtulması.
Tabii, Yıldıray, “neden Eruygur’un eşinin ortak dinlemesiyle elde edilen konuşmasını yayınladık” diye de sordu.
Bu da haklı bir soru.
Tek mazeretimiz, “yayınlanmış olan ve zaten internette yayılan bir konuşmayı kullandık” oldu.
Ama belki de kullanmamalıydık.
O konuşma hiç kimse tarafından kullanılmadan sadece bize gelseydi sanırım bu konuda çok kıvranır ve çok düşünürdük.
Ben, hukuktan ve “ölçüden” yanayım.
Bu toplumun kurtuluşunu burada görüyorum çünkü.
Militan bir demokrat olmaktansa, sade, çıplak bir demokrat olmayı tercih ederim.
Unutmayın ki militanı bol, demokratı az bir toplumda asıl ihtiyaç duyduğumuz militanlık değil, demokratlıktır.

1 Şubat 2009 Pazar

MUMCU'YU BİTİRECEK HABER!

Eski Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı'nın ses kaydı sadece 367 tuzağını değil aynı zamanda eski Anavatan Genel Başkanı Erkan Mumcu'nun çelişkilerini de gözler önüne serdi
Şimdiye kadar "Bana telkin gelmedi." diyen Mumcu, Karadayı'nın "Girmeyin dedim, girmedi" ifadesiyle zor duruma düştü.
Anavatan eski lideri ayrıca "Telefon aldım, o yüzden girmedim demem çok isteniyor. Fakat ne yazık ki almadım." diyerek Karadayı'nın kendisine telefon ettiği yönündeki iddiaları yalanlamıştı. Ancak ses kaydının internete düşmesinin hemen ardından yaptığı yazılı açıklamada Karadayı'dan telefon aldığını itiraf etti. Mumcu, 25 Ekim 2008'de Zaman'a yaptığı açıklamada Karadayı'yla görüşme olayını şöyle anlatmıştı: "Cumhurbaşkanlığı seçiminde DYP ile birlikte hareket etme kararı almıştık. O günlerde İstanbul havalimanında Karadayı ile karşılaştık. Bana, 'Tebrik ederim. Muhalefette CHP'yi yalnız bırakmamak lazım. Sizin de merkez sağ olarak birleşmeniz iyi oldu. Cumhurbaşkanlığı oylamasında da aynı tavrı göstermenizi bekliyoruz' dedi. Ben de 'Efendim bizim tavrımız belli. Oylamaya katılıp katılmamaktan ziyade anayasa değişikliği üzerinde duruyoruz. Bırakalım halk seçsin.' karşılığını verdim. O 'Ama onun da mahzurları var. Halk seçerse sürekli bunların istediği kişiler seçilir' cevabını verdi. Ben de 'Demokrasi böyle bir şey' dedim. O efsaneler buradan üretildi."
Erkan Mumcu, ortaya çıkan ses kaydının ardından yaptığı açıklamada ise farklı şeyler söyledi. Bu kez, havaalanında hal hatır sorma dışında bir şey konuşulmadığını öne sürdü. Aynı açıklamada Karadayı'dan telefon aldığını da kabul etti. Daha önce havaalanındaki görüşmede geçtiğini söylediği diyalogların bu kez telefonda geçtiğini belirtti. Halbuki Ağustos 2007 tarihli Aksiyon Dergisi'ne yaptığı açıklamada 'telefon' söylentilerini yalanlarken, iddialı ifadeler kullanmıştı: "Ben böyle bir görüşme yapmadım. Bana cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılmamam yönünde en küçük bir telkin gelmedi. Bütün mukaddesatıma and içerim ki, Allah'ın bir kulu bana bu yönde bir telkinde bulunmamıştır. Tarihin herhangi bir kesitinde benim beyanımı yalanlayacak herhangi bir delil ortaya çıkarsa yalanımın bedelini canımla öderim."
Erkan Mumcu'nun "Karadayı ile hayatımda bir kez karşılaştım." açıklaması ise aradan 24 saat geçmeden bizzat eski Genelkurmay Başkanı tarafından yalanlandı. Milliyet Gazetesi'ne konuşan Karadayı, Mumcu ile Bodrum'da da görüştüklerini açıkladı.
Zaman

30 Ocak 2009 Cuma

28 SUBAT SURECİ BİTTİ


laikçileri ve ergeneakon avukatlarını kızdıracak bir açıklama bakalım görelim daha neler oalcak

28 ŞUBAT SÜRECİ BİTTİ
TBMM eski Başkanı Bülent Arınç, '28 Şubat 1000 yıl sürer" diyen Genelkurmay eski Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu ile ilgili çarpıcı açıklamalar yaptı: "28 Şubat süreci siyaseten bitti. Bin yıl devam eder diyenler de bitti.' ..
TBMM eski Başkanı, AK Parti Manisa milletvekili Bülent Arınç, son günlere damgasını vuran Ergenekon soruşturması, yerel seçimler ve tarihe postmodern darbe olarak geçen 28 Şubat sürecine ilişkin çarpıcı açıklamalarda bulundu. Gazeteci Ömer Şahin'in hazırlayıp sunduğu Kanala TV'deki Görüş Farkı' programda konuşan Arınç, Ergenekon operasyonununda da adı sıkça geçen ve '28 Şubat bin yıl sürer diyen' emekli Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu'na yüklendi. 28 Şubat sürecinin bittiğini belirten Arınç, "28 Şubat bin yıl sürer diyenler de bitti" dedi.
Arınç, halen cezaevinde olan emekli Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur'un talimatı ile 2003 yılında annesinin evinin "irtica" gerekçesiyle aranmak istenmesine ilişkin de ilk kez konuştu. Arınç, "Eruygur hasta. İyileşsin konuşacağım" derken ev aramasını yaptıracak olan Erdal Sarızeybek'i "Efsane Albay diye şişirilen kişi" diye niteledi. Arınç, CHP'nin İstanbul adayı Kemal Kılıçdaroğlu'nu da polisiye romanların hayali dedektifi Sherlock Holmes'a benzetti.
Ergenekon'dan halen tutuklu olan eski Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur'un görev
başında olduğu dönemde TBMM Başkanı olan Bülent Arınç'ın Manisa'da annesine ait olan evi aranmak istenmişti. 2003 yılında "irticai" gerekçe ile teşebbüs edilen ancak gerçekleşmeyen arama olayını o dönem Manisa'da Jandarma Komutanı olan Erdal Sarızeybek, "Ya Gazi Paşa Duyarsa" isimli kitabında yazmış, Arınç da olayı doğrulamıştı. Bülent Arınç, bu konudaki suskunluğunu "Görüş Farkı" programında bozdu. Ömer Şahin'in bu konudaki sorusuna cevap veren Arınç, "Sayın Eruygur'un rahatsız olduğunu, tedavi gördüğünü biliyorum. İyileşsin o zaman konuşurum. Ancak Show TV'nin efsane albay diye şişirdiği bir insan var (Erdal Sarızeybek). Eruygur'un talimatı ile yaptı. Onun da kafasında öbür tarafa yaranmak, general olmak vardı. Kayseri'de Abdullah Bey'le, Manisa'da benle, başka yerlerde de bir başkası için sürekli istihbarat toplanıyor, incelemeler yapılıyordu. Daha fazlasını söyleyemem. İyileşsin ondan sonra söyleyeyim." Arınç, Şahin'in, "Peki, Eruygur ve Tolon'un tutuklanmasına üzüldünüz mü?" sorusuna ise "Duygularımı ekran önünde söyleyemem. Keşke söyleyebilseydim. Hepsini tanıyorum çünkü?." şeklinde imalı bir cevap verdi.
TBMM eski Başkanı Bülent Arınç, Ergenekon operasyonunun 28 Şubat'ın rövanşı olarak görülmesinin çok saçma bir düşünce olduğunu savunurken "28 Şubat 1000 yıl sürer" diyen Genelkurmay eski Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu ile ilgili çarpıcı açıklamalar yaptı: "28 Şubat süreci siyaseten bitti. Bin yıl devam eder diyenler de bitti. Şu anda Encümen-i Daniş üyesi sıfatı ile gelip Genelkurmay Başkanı'nı ziyaret etmek marifet değil. Bunun siyasi etkisi de olmaz, kimsede heyecan da uyandırmaz. Bundan heyecan duyan medyaya da herhalde gülüyorlardır."
TANK'A BALANS AYARI YAPANLAR NERDE? BEN NERDEYİM?
28 Şubat'ı yapan kadrolar ile o dönem mağdur olan siyasilerin 10 yıl sonra hangi noktalara geldiğini soran Bülent Arınç sözlerini şöyle sürdürdü: "28 Şubat ne amaçla, kime karşı yapıldı. Balans ayarını tankla yapmaya kalkanlar nerde şimdi? Balans ayarı sandık, seçimle oldu. Ezilen, horlanan insanlar siyaseten güçlü hale geldiler. Bir kısmı yönetimdeler. Ben o zaman RP'li idim. 28 Şubat Bana karşı yapıldı. Yargıtay Savcısı habis ur diyerek dava açtı. Şimdi bu şahsın yüzüne bakan var mı? Var, birkaç kişi bir araya gelince birbirinin yüzüne bakıyorlar. Ama biz varız. 5 yıl Meclis başkanlığı, Cumhurbaşkanı vekilliği yaptım. Biz fikirlerden dolayı bize karşı yapılan hareket geldi geçti, çok şükür biz bugün ülke yönetiminde varız, başkalarından daha iyi yönetip, Türkiye'yi ileriye götürüyoruz."
BAHÇELİ'YE ÖVGÜ, BAYKAL'A ELEŞTİRİ
Bülent Arınç, Ergenekon operasyonu konusunda MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin tutumunu överken, CHP lideri Deniz Baykal'ı ağır bir dille eleştirdi: "Bahçeli, cepheden karşı çıkmıyor. Hukuk sürecine özen istiyor" diyen Arınç'ın Baykal'la ilgili sözleri ise şöyle:
"Avukatlığa soyunmuş olması, bunu her yerde ifade ediyor olması bir siyasetçi için talihsizlik. Bunların sosyal demokrat parti lideri tarafından yapılmasını bazı CHP'lilerde endişeyle karşılıyor. Sayın Baykal, en azından merhum Ecevit'in bu konudaki çabalarını dikkate almalıydı. Türkiye, faili meçhulleri, siyasi suikastleri yaşadı. Darbeler, muhtıralar gördü. Bundan sevinç mi duyuyordu ki, bu çabalardan endişe duysun."
KILIÇDAROĞLU'NUN PSİKOLOJİSİ BOZULDU, KENDİNİ SHERLOCK HOLMES ZANNEDİYOR
Başbakan R.Tayyip Erdoğan ile CHP'nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu arasındaki polemiğe TBMM eski Başkanı Bülent Arınç da katıldı. Başarılı bir milletvekili olduğunu söylediği Kılıçdaroğlu'nun sürekli elinde kağıt sallayarak yolsuzluk suçlamaları yaptığını, insanları karaladığını vurgulayan Arınç, "Elinde bilgi, belge varsa bunu sallamayacak, yargıya vereceksiniz. İnsan utanır. Birisine hırsız demek suçtur. Savcı edası ile bir ile belediye başkanı olunmaz. Kılıçdaroğlu'nun psikolojisi bozulmuş. Kendini çok kaptırmış. Artık evinde de eşine çocuğuna karşı bu hale gelmiştir. Medyanın pohpohlaması ile kendisini Sherlock Holmes zannediyor. Eşine bile soracak, "bu yemeği yaparken niye ocağı yaktın? Bu saate kadar nerdeydin?" Herkesi hırsızlıkla suçlamak kötü psikolojik rahatsızlıktır. Kendisinde ayan beyan ortaya çıkmıştır. Başarılı olacağına inanmıyorum. Suçlayıcı olarak masumlara leke atmanın, kara çalmanın bugün prim yapsa bile yarın ne kendisine, ne ülkeye faydası olur." eleştirisinde bulundu.
MESUT YILMAZ MASUM DEĞİL, MİLLETTEN ÖZÜR DİLESİN
Mesut Yılmaz'ın Başbakanlık, Dışişleri Bakanlığı gibi üst düzey görevler yaptığın hatırlatan Bülent Arınç, sorumluluk mevkiinde bulunan bir insan olarak geçmişte yaşananlarda pay sahibi olduğunu söyledi. Arınç, "Rahmetli Özal'a kongre sırasında suikast teşebbüsünü gören gözlerin bunun arka planını, daha sonrasının da geleceğini düşünerek çok iyi çalışmalar yapması gerekirdi. 28 Şubat'ta yaptıklarını bu açıdan yapsaydı netice alırdı. Yani çok masum olduğunu söyleyemem. Söylediği engeller her dönemdeki iktidarın önüne çıkmıştır. Güçlü siyasi irade şimdi olduğu gibi engelleri aşar. İnşallah geçmiş dönemlerde kendi sebep oldukları olumsuzlukları Türk milleti önünde özür dileyecek duruma gelmesini arzu ederim. Mesut Yılmaz özür dilemeli. Siyaset sorumluluk işidir. Geçmişte olan hadiselerde var olacağım, bu hadiselerde katkım olmadığını söyleyeceğim bu inandırıcı olmaz. Mesut Yılmaz'ın o zaman olup bitenlerden üzüldüğünü de pek görmedik. Ama biz gücümüz varken yapamadıklarımızın hicabını duyduk, ızdırabını yaşadık."
REFAHYOL KEŞKE SUSURLUK'TAN YIKILSAYDI
Bülent Arınç, RP'de olduğu dönümde Erbakan Hoca'nın Susurluk olayıyla ilgili söylediği "faso,fiso", "glu, glu dansı" sözlerine de özeleştiride bulundu. Dönemin Başbakanı Erbakan'ın DYP
ile koalisyonu yıkmamak adına böyle bir tavır sergilediğini ifade eden Arınç, "Susurluk ciddiye alınmamakla yanlışlık yapıldı. Başka sebeple yıkılan hükümet keşke Susurluk'tan dolayı bitseydi. 28 Şubat'ın içinde bir tane RP'li, anası-babası ve yedi ceddi RP'li olan yoktu. Ama ortağımızın büyük kısmı bunun içinde idi."
ERGENEKON'UN ADI GÜZEL DEĞİL
Bazı çevrelerin "Ergenekon" ismine yaptığı itiraza Bülent Arınç'dan da dolaylı destek geldi. Ergenekon'un Türk tarihindeki yerine işaret eden Arınç, "Örgütün adını biz koymadık. Güzel de bir isim değil. Türk mitolojisinde, tarihinde önemli yer işgal etmiş bir kavramı suç, terör örgütüne vermek doğru değil. Ama örgüt adını kendisi koymuş." dedi.
GÖKÇEK BAŞARILI VE KAZANACAK
AK Parti'nin yerel seçimlerde başarılı olacağını, Ankara ve İstanbul'u kesinlikle kazanacaklarını savunan Bülent Arınç, "Melih Gökçek, başarılı bir belediye başkanı. Belediye Başkanı olarak Türkiye'de ilk 3-5 isimden birisidir. Tekrar kazanacağına inanıyorum. İzmir'de Taha Bey çok iyi bir tercih. Burada ise kazanmaya yakın olduğumuzu düşünüyorum." yorumunda bulundu.
Zaman

27 Ocak 2009 Salı

Tiyatrocu ve dizi oyuncusu Atilla Olgaç'ın ifşaatı, acaba geçenlerde intihar eden eski Diyarbakır JİTEM Grup Komutanı, emekli albay Abdülkerim Kırca'nın durumuna bir açıklık getirebilir mi?
Olgaç'tan başlayalım. Kurtlar Vadisi dizisinin oyuncusu, 35 yıl önce, Kıbrıs Harekâtı sırasında olanları şöyle anlatıyor: "Komutana, 'Yapamam, adam öldüremem, ben sanatçıyım' dedim. 'Burada sanat bitti. Burası gerçek hayat, savaş. Emir verdim mi öldüreceksin' dedi. İlk öldürdüğüm çocuk 19 yaşında, esir düşmüş bir askerdi. Silahı yüzüne doğrulttuğumda yüzüme tükürdü . Alnından vurdum, öldü." Daha sonra 9 kişiyi daha öldürdüğünü söyleyen Olgaç şöyle devam ediyor: "Öldürdükten sonra gidip karargâhta ağlıyor, ertesi gün yine öldürüyordum. Rüyamdan çıkmıyor . Uzun süre psikolojik tedavi gördüm. Bu yüzden hâlâ et yiyemiyorum . Kan göremiyorum. Aklıma öldürdüğüm çocuklar, kokmuş cesetler geliyor." (Olgaç bu sözleri dün reddetti. Yerseniz!)
Normal insan işte böyledir. Öldürmek, ölümü izlemek, kan çıkarmak ve akan kana bakmak kolay bir iş değildir.Bu gerilime dayanmak, stresi azaltmak için başvurulan yollardan biri de itiraf ve ifşaattır. Yapan söylemek ister.Bizde, asker millet mitolojisine uygun olarak savaşçıların gerçek halleri gizlenmeye çalışılır.Ancak gerçek değişmez: Ölülerin görüntüleri birçok askerin rüyasına girer, ruhsal yapısını bozar.Biliyoruz: 25'inci yılına girdiğimiz iç savaşta birçok görevli Güneydoğu Sendromu'na yakalandı. Orada yaşadığı travmayı atlatamadı. Mesele uzaktaki bir PKK militanını çatışmada öldürmek değildi. O, işin nispeten kolay yanıydı.Ancak bir de, bilhassa 1990'larda, yani özel harbin Susurluk aşamasında, gariban vatandaşları, suçsuz köylüleri dizüstü çöktürüp başlarına kurşun sıkanlar vardı.Psikopat görevliler o günleri çoktan unutmuş ya da böbürlenerek anlatıyor olabilir.Peki ya, emirle ya da o sırada inandığı için bunu yapanlar? Ama sonra pişman olanlar? Kâbuslarla uyananlar?
Bir çatışmada yaralanıp felç olan Albay Kırca acaba bu durumu ruh dünyasında nasıl yaşıyordu? Elbette büyüklerine, Vatan sağ olsun diyordu. Ona şüphe yok. Ama içinden neler geçiyordu? Fotoğrafı medyada yer aldı: Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, 2004'te Kırca'ya, Devlet Övünç Madalyası takmakta. Emekli ve felçli askerin tam o sırada mutlu göründüğünü söylemek pek mümkün değil.Abdülkerim Kırca acaba niye intihar etti? Suçu medyaya yüklemeye çalışıyorlar ama gerçeğin bu olmadığını biliyoruz.Kırca'nın vukuatı ilk kez yayınlansaydı; belki... Ama yıllardır yazılıyor, söyleniyor. Peki, mesela üç yıl öncesiyle bugün arasında nasıl bir fark var? Ergenekon soruşturması mı? Yaptıklarının ortaya çıkma olasılığı mı? Acaba " Ya madalyamı geri alırlarsa " diye düşündü mü? Faili meçhullerin, birer zombi gibi, taşsız ve yazısız mezarlarından kalkıp üstüne üstüne geldiği karabasanlar görmemek için sabahlara kadar televizyon mu izledi? Burnunun ucunu yalayıp duran kan kokusundan kurtulmak için viks kullandı mı? Keşke yaşasaydı da Kırca'nın hem iç, hem de dış gerçeğini öğrenebilseydik.
EMRE AKÖZ - SABAH

26 Ocak 2009 Pazartesi

YENİ DALGA

Yeni dalga
Yeni bir gözaltı dalgasının olacağını tahmin etmiyordum. Ancak beklentimin aksi oldu. Önce yeni bir dalgayı tanımlamamız gerekir. Soruşturma sürecinde geçmişte gözaltına alınanlarla aynı kategoride olan ve sorgulamalarla ortaya çıkan kişilerin gözaltına alınması yeni bir dalga değildir. Bu nedenle gözaltına alınanların sadece bir bölümü yeni dalga sayılır. Yani ART televizyonuyla ve Metal İş sendikasıyla bağlantılı olarak gözaltına alınanlar yeni bir dalgadır.
Soruşturmanın TSK içine yayılmasının ya da siyasi bir nitelik kazanmasının bir tırmanma olacağını ve bunun hem soruşturmayı hem de istikrarı olumsuz etkileyeceğini düşünüyordum.
Ancak hukuki bir süreçte bu gibi endişelere yer olmadığını, sonuç ne olursa olsun kanunun emrettiğinin yapılacağını gözardı ediyordum. Ayrıca topluma egemen kılınan düşüncenin de hukukun üstünlüğü olduğunu ve onun nihai belirleyici sayılması gerektiğini hesaplamamıştım.
Topluma zaman içinde farklı kutsallar empoze edilir. Bazen güvenlik ön plana çıkarılır ve Ordunun her yaptığı doğru kabul edilir. Bazen de egemenliğin kayıtsız şartsız millette olduğu ve nihai kararı milletin temsilcilerinin vereceği söylenir. Günümüzde hukuk bu hiyerarşinin en üst noktasına taşındı ve hukuk kutsallaştırıldı. Bu durumda hukuk neyi emrediyorsa o yapılmalıydı ve ortaya çıkacak sonuçlar herkesin katlanması gereken maliyetlerdi.
Burada bir ikilemle karşı karşıyayız, Devlet kural demektir ve buna uyulması zorunludur ama ortaya çıkan sonuçlar ciddi sorunlar doğurabilir. Bu sonuçlara katlanmak istemeyenler ‘Mesele vatansa gerisi teferruattır’ demiş ve hiçbir kurala uymak zorunda olmadıklarını düşünmüşlerdir. Geçmişte yaşadığımız kanunsuzluklar bir devletin savunamayacağı boyuttadır. Bunlarla aynı yerde olamazdım ve kanunlara uygun olarak yapılan eylemlere karşı çıkamazdım. Bu nedenle yeni dalgayı, yaratabileceği tüm olumsuzluklara rağmen, kabul etmek zorundaydım. Ancak doğacak sonuçları söylemek alınan kararlara karşı çıkmak değildir ve nelerle karşılaşacağımızın analizidir.
Yeni dalga, düşündüğüm gibi, siyasi bir tavır olarak algılandı ve CHP ile DSP tepki gösterdi Türk-İş ve bazı sendikalar benzer bir tavır sergiledi.
Bugüne kadar büyük çoğunluk tarafından desteklenen, desteklemeyenlerin de sessiz kalmayı tercih ettiği soruşturma sürecine itirazlar arttı. Bazı medya organlarının destekleyici tavrı aşırı ve taraflı olarak nitelenmeye başladı. Tutarsız davranışlar sergileyen Tuncay Güney’in süreçte oynadığı rol ve televizyondaki sözleri tartışma yarattı.
Olanlardan bir ders çıkarılabilir. Bir kişiyi suçlarken bile tarafsız bir tavır sergilemek, suçlamaları sınırlı tutmak ve onun haklarına da saygı gösterildiği intibaının yaratılması son derece önemlidir. Yani yargılayanlar yargılananlara ‘Sana düşman değilim hatta kişi olarak seni sevdiğim bile söylenebilir. Senin hakkındaki kararı ben değil kanunlar veriyor’ demiş gibi olmalılar.
Olumsuzluklarında bile güzellik olan devletler büyüktür. İnsanlar görevlerini yaparken devletlerini de tarif ettiklerini gözardı etmemelidir.
STAR

23 Ocak 2009 Cuma

ENCUMEN-I DANIS

Encümen-i Daniş ne iş?
Bu başlıkla bir yazı yazdığımı hatırlıyorum... Konu (yani Encümen-i Daniş konusu), yanlış hatırlamıyorsam ‘28 Şubat süreci’nin ufunetinde gündeme gelmişti. Birtakım emekli paşalar, periyodik aralıklarla toplanıp, memleket meseleleri hakkında fikir teatisinde bulunuyorlarmış. Bir gelenekmiş bu... Devletin üst kademelerinde görev yapmış birtakım siviller de refakat ediyormuş bu toplantılara. Peki, ‘ortaya çıkan fikirleri’ ne yapıyorlarmış? Konu buydu işte... Söylemesi ayıptır, ben de ortaya çıkan değerli fikirlerle, 28 Şubat fikriyatının paralelliğine dikkat çekip sormuştum: ‘Ne iş?’ Gündem o kadar yoğun ve kalabalıktı ki, ‘Encümen-i Daniş’i tartışmaya sıra bile gelmiyordu. Fakat böyle bir oluşum vardı. Bunu herkes biliyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse, herkeslerin malumu bu oluşum fazla ciddiye de alınmıyordu. İşte, ülke ve dünya meseleleri hakkında fikir sahibi olduğunu sanan birtakım emekli paşalar, hobi sadedinde oturup, ‘memleket ve siyaset geyiği’ çeviriyorlardı. Ne yapsalardı? Kahveye mi takılsalardı. Evde oturup (tabiri-i amiyane ile) karı dırdırı mı çekselerdi. Ellemeyin, toplansınlardı... Hem, ‘muvazzaf’ halleriyle ne yapmışlardı ki, ‘ortaya çıkaracakları’ fikrin bir ağırlığı ve ehemmiyeti olsun! Herkes, konuya, aşağı yukarı böyle bakıyordu. Ben de, en azından ortaya çıkan fikrin ‘değeri’ açısından böyle bakıyordum. Böyle bakılması gerektiğini düşünüyordum. Fakat, Aziz Üstel’in ‘Encümen-i Daniş’in tarihine ilişkin yazdığı yazıyı okuyunca kanaatim değişti. Hemen söyleyeyim: Çok iyi bir yazıydı. Çok değerli bilgiler vardı. Bakmayın ‘bilgi’yi koklatıp geçmesine... Aziz abi kibar adamdır. Birçok şeyin farkındadır da, tenezzül meselesi saydığı ve bir tür aristokrat tavrı temellük ettiği için, ‘farkında değilmiş gibi’ yapmayı tercih etmektedir. Encümen-i Daniş, iki haftada bir Moda Deniz Kulübü’nde toplanıyor. Daimi üyeleri var. Neredeyse, emekli paşaların tümü daimi üye... Siviller de var: Emekli MİT Müsteşarları, eski Dışişleri Bakanları, mutemet bürokratlar... Öyle her paşayı da aralarına almıyorlar. Mesela, görev dönemi içinde ‘düşük performans’ sergileyen (darbe ve muhtıra gibi ‘yararlı’ işlere tevessül etmeyen? Hilmi Özkök ve Yaşar Büyükanıt paşalar yok. Bunlar bir dernek mi, vakıf mı, örgüt mü? Ne oldukları belli değil. ‘Dernekler Masası’nda da bir kaydı kuydu yok. Bu oluşumun (isim bulamadık, bari ‘oluşum’ diyelim) kimler tarafından istikbal edildiği de belli değil. Bir gizem yumağı... Benzetmek gibi olmasın da, bu haliyle hafiften masonik bir çağrışım yapıyor. Her paşayı ‘paşa’ kabul etmeyen bu oluşum, ortaya çıkan fikirleri, mektup yoluyla bazı Cumhurbaşkanları ve Başbakanlarla paylaşıyormuş. Mektup arkadaşları arasında Gül ve Erdoğan yok. Demek ki, öyle herkesi Cumhurbaşkanı ve Başbakan saymıyorlar. Esasında, toplantı tutanaklarının bir kopyasının ‘güvenlik ve istihbarat birimleri’ne de gönderilmesi gerekiyor. Böyle bir şey de yok... Ben en çok şu hususa takıldım: Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin bürokratları, neden oluşumlarına düpedüz gericiliği çağrıştıran ‘arkaik’ isimler koyarlar? Hani ‘redd-i miras’ etmiştik? Daha ‘çağdaş’ ve ‘yıldırımlar yaratan’ isimler bulunamaz mıydı? Encümeni- Daniş, Sultan Abdülmecid döneminde kurulan, sadece 12 yıl yaşayan bir eğitim ve çeviri faaliyeti’ kurumuydu. Aziz Üstel’in de belirttiği gibi, ülkenin iç ve dış sorunlarını tartışan, güvenlik konularını irdeleyip Padişaha mektup falan yollayan bir oluşum değildi. O zaman bir kez daha soralım: Encümen-i Daniş ne iş?
AHMET KEKEÇ

9 Ocak 2009 Cuma

PERDE ARKASİ: BASBUG'UN 3 İSTEGİ

Küçük bir ricam olacak "Ben de bir balıkçı olarak denizlerdeki balıkların benim tezgahıma davet edilmesini rica ediyorum. Ne gereği var gidip saatlerce denizlerde hem lodos yemeye hemde sabah boş dönmeye ve yorulmaya. Paşam ufacık bir rica da bulunmuş, davet ediniz diye bence eksikler var listede; bir limuzin, mahkeme yada emniyete getirilirken kırmızı halı, bando bölüğü ve şarap sunmak üzere simokinli garsonların hazır bulundurulması.... Bence adalete ne gerek var, diğer suç işleyenleride davet edelim, hatta birde ricada bulunalım! "Askerlerimizi şehit eden PKK terör örgütü üyelerinede davetiye gönderelim", akşamları gelip imza atsınlar ve akşam olunca da dağa çıksınlar buda bir demokrasidir. Neden onları bu haklardan mahrum bırakalım ki!.......Sizlere iyi seyirler diler yeni bir polemikte buluşmak umuduyla

Ergenekon operasyonunun ardından Genelkurmay-Başbakanlık ve Çankaya üçgeninde yaşanan başdöndürücü trafiğin perde arkasından askerin 3 talebi çıktı.
Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ'un, Başbakan Erdoğan'dan Ergenekon kapsamında gözaltına alınan emekli generallerle ilgili izlenen yönteme itiraz ederek, “TSK mensupları gözaltına alınmak yerine ifade vermek üzere Savcılığa davet edilmeli” talebinde bulunduğu ortaya çıktı.
Orgeneral Başbuğ'un Ergenekon kapsamında tutuklu olarak yargılanan emekli Orgeneraller Hurşit Tolon ile Şener Eruygur'un tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmasını talep ettiği öğrenildi.
Ergenekon operasyonu kapsamında MGK eski Genel Sekreteri emekli Orgeneral Tuncer Kılınç ile Harp Akademileri eski Komutanı emekli Orgeneral Kemal Yavuz başta olmak üzere çeşitli rütbelerdeki TSK mensuplarının gözaltına alındığı Ergenekon operasyonunun ardından Genelkurmay karargahında Kuvvet Komutanları ile 6 saat süren bir toplantı yapan Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, alınan kararları bir liste halinde Başbakan Erdoğan ile Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e iletti.
DAVETLE OLSUN
Alınan bilgilere göre TSK'nın talepleri arasında şunlar yer aldı:
TSK mensupları operasyonla gözaltına alınmamalı. İfade vermek üzere savcılığa davet edilmeli. Emekli Generallerin operasyon sonucunda gözaltına alınması rahatsızlık veriyor.
GÖZALTI SÜRESİ
Gözaltına alınan TSK mensuplarından suçu olanlar yargılanmalı, ancak suçsuz olanlar uzun süre gözaltında tutulmamalı, serbest bırakılmalı.

TUTUKSUZ YARGILAMA
Halen cezaevinde olan emekli Orgeneraller Hurşit Tolon ile Şener Eruygur, tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılsın. İki emekli general için cezaevinde tutulmak yerine yurtdışına çıkış yasağı ya da düzenli olarak imza vermek gibi adli kontrol mekanizmaları devreye sokulsun