ahmet kekeç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ahmet kekeç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ocak 2009 Cuma

ENCUMEN-I DANIS

Encümen-i Daniş ne iş?
Bu başlıkla bir yazı yazdığımı hatırlıyorum... Konu (yani Encümen-i Daniş konusu), yanlış hatırlamıyorsam ‘28 Şubat süreci’nin ufunetinde gündeme gelmişti. Birtakım emekli paşalar, periyodik aralıklarla toplanıp, memleket meseleleri hakkında fikir teatisinde bulunuyorlarmış. Bir gelenekmiş bu... Devletin üst kademelerinde görev yapmış birtakım siviller de refakat ediyormuş bu toplantılara. Peki, ‘ortaya çıkan fikirleri’ ne yapıyorlarmış? Konu buydu işte... Söylemesi ayıptır, ben de ortaya çıkan değerli fikirlerle, 28 Şubat fikriyatının paralelliğine dikkat çekip sormuştum: ‘Ne iş?’ Gündem o kadar yoğun ve kalabalıktı ki, ‘Encümen-i Daniş’i tartışmaya sıra bile gelmiyordu. Fakat böyle bir oluşum vardı. Bunu herkes biliyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse, herkeslerin malumu bu oluşum fazla ciddiye de alınmıyordu. İşte, ülke ve dünya meseleleri hakkında fikir sahibi olduğunu sanan birtakım emekli paşalar, hobi sadedinde oturup, ‘memleket ve siyaset geyiği’ çeviriyorlardı. Ne yapsalardı? Kahveye mi takılsalardı. Evde oturup (tabiri-i amiyane ile) karı dırdırı mı çekselerdi. Ellemeyin, toplansınlardı... Hem, ‘muvazzaf’ halleriyle ne yapmışlardı ki, ‘ortaya çıkaracakları’ fikrin bir ağırlığı ve ehemmiyeti olsun! Herkes, konuya, aşağı yukarı böyle bakıyordu. Ben de, en azından ortaya çıkan fikrin ‘değeri’ açısından böyle bakıyordum. Böyle bakılması gerektiğini düşünüyordum. Fakat, Aziz Üstel’in ‘Encümen-i Daniş’in tarihine ilişkin yazdığı yazıyı okuyunca kanaatim değişti. Hemen söyleyeyim: Çok iyi bir yazıydı. Çok değerli bilgiler vardı. Bakmayın ‘bilgi’yi koklatıp geçmesine... Aziz abi kibar adamdır. Birçok şeyin farkındadır da, tenezzül meselesi saydığı ve bir tür aristokrat tavrı temellük ettiği için, ‘farkında değilmiş gibi’ yapmayı tercih etmektedir. Encümen-i Daniş, iki haftada bir Moda Deniz Kulübü’nde toplanıyor. Daimi üyeleri var. Neredeyse, emekli paşaların tümü daimi üye... Siviller de var: Emekli MİT Müsteşarları, eski Dışişleri Bakanları, mutemet bürokratlar... Öyle her paşayı da aralarına almıyorlar. Mesela, görev dönemi içinde ‘düşük performans’ sergileyen (darbe ve muhtıra gibi ‘yararlı’ işlere tevessül etmeyen? Hilmi Özkök ve Yaşar Büyükanıt paşalar yok. Bunlar bir dernek mi, vakıf mı, örgüt mü? Ne oldukları belli değil. ‘Dernekler Masası’nda da bir kaydı kuydu yok. Bu oluşumun (isim bulamadık, bari ‘oluşum’ diyelim) kimler tarafından istikbal edildiği de belli değil. Bir gizem yumağı... Benzetmek gibi olmasın da, bu haliyle hafiften masonik bir çağrışım yapıyor. Her paşayı ‘paşa’ kabul etmeyen bu oluşum, ortaya çıkan fikirleri, mektup yoluyla bazı Cumhurbaşkanları ve Başbakanlarla paylaşıyormuş. Mektup arkadaşları arasında Gül ve Erdoğan yok. Demek ki, öyle herkesi Cumhurbaşkanı ve Başbakan saymıyorlar. Esasında, toplantı tutanaklarının bir kopyasının ‘güvenlik ve istihbarat birimleri’ne de gönderilmesi gerekiyor. Böyle bir şey de yok... Ben en çok şu hususa takıldım: Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin bürokratları, neden oluşumlarına düpedüz gericiliği çağrıştıran ‘arkaik’ isimler koyarlar? Hani ‘redd-i miras’ etmiştik? Daha ‘çağdaş’ ve ‘yıldırımlar yaratan’ isimler bulunamaz mıydı? Encümeni- Daniş, Sultan Abdülmecid döneminde kurulan, sadece 12 yıl yaşayan bir eğitim ve çeviri faaliyeti’ kurumuydu. Aziz Üstel’in de belirttiği gibi, ülkenin iç ve dış sorunlarını tartışan, güvenlik konularını irdeleyip Padişaha mektup falan yollayan bir oluşum değildi. O zaman bir kez daha soralım: Encümen-i Daniş ne iş?
AHMET KEKEÇ

22 Ocak 2009 Perşembe

NE YANİ

Ne yani, bir de Gürüz’e mi üzüleceğiz?
Bizi, Kemal Gürüz’e yapılanlar konusunda insanlık, demokratlık ve delikanlılık sınavına tabi tutuyorlar... Üstelik, ‘insanlık, demokratlık ve delikanlılık sınavında’ hep bütünlemeye kalmış, esasında insan içine çıkmaya yüzü olmaması gereken çevreler bunlar. Ne olmuş Kemal Gürüz’e? Bir polis, otomobile bindirirken, hafifçe kafasını bastırmış. Zulmü görüyor musunuz? Bilmeyen, Türkiye’deki gelişmeleri yakından izlemeyen, enformasyon ihtiyacını Aydın Bey’in organlarından karşılayanlar da sanacak ki, tek başarısı yüksek öğretim kurumunu ‘demir pençeleri’yle yönetmek olan, ‘Bu yaptıklarınız biraz faşizanca değil mi?’ sorusunu geniş bir kabulleniş içinde ve elbette gülümseyerek ‘öyle görmek istiyorsanız, öyledir’ diye cevaplayan Kemal Gürüz’e gadredilmekte, demir parmaklıklar arkasında sürüm sürüm süründürülmektedir... Bir soruşturma çerçevesinde gözaltına alınmış... Sonra salıverilmiş... Hepsi bu... Kötü muamele görmemiş, Adil Serdar Saçan mağdurları gibi işkenceye yatırılmamış... Efendice ifadesi alınmış, efendice salıverilmiş... Kafasını bastıran polis hakkında da soruşturma açılmış... Hayır efendim, bugün Kemal Gürüz’e yapılanlara sessiz kalanlar, çıkıp nasıl ‘Ben demokratım, ben adaletten yanayım, ben şuyum, ben buyum’ diyeceklermiş... Hem, Kemal Gürüz nasıl Ergenekoncu olabilirmiş ki? İşte gitmişler, yerinde incelemişler... Kendisi Ergenekoncu değilmiş, tipik bir Amerikancıymış, üstelik Süleyman Demirel hayranıymış, bütün darbelere karşıymış, eşine dostuna darbelerin ‘esasında ne fena bir şey’ olduğunu anlatıyormuş, görünüşünün aksine oldukça da sempatik biriymiş... Peki, kendisine sordunuz mu, demir pençelerinizle yönettiğiniz o kuruma nasıl atandınız? Kaçlı kararnameyle? Madem Demirel hayranıydınız, Baykal’ın yanında işiniz neydi? Madem siyasetler üstüydünüz, ‘CHP Eğitim Danışmanlığı’ görevini nasıl kabul ettiniz? Madem biricik derdiniz eğitim ve öğrenimdi, üniversiteleri neden kışlaya çevirdiniz? Madem ‘özgür bir üniversite’ düşlüyordunuz, öğretim üyelerine getirilmek istenen sınırsız yayın özgürlüğünü ne hakla ‘sapıkça bir zihniyetin ürünü’ olarak değerlendirdiniz? Madem uygulamalarınız arasında ‘özerk üniversite’ önemli bir yer işgal ediyordu, neden bütün karargah çıktılarını emir telakki edip yüzbinlerce genci mağdur ettiniz? Madem demokrat çizgiden hiç sapmadınız, neden üniversitedeki anti demokratik uygulamalarınızı, ‘Yaptığımız değişiklikler militancaysa militancadır, fırsatım olsa yine yaparım’ diye sahiplendiniz? Madem bütün darbelere karşıydınız, neden ‘Ordu Göreve’ pankartlarının altında yürüdünüz? Bu böööyle gider... En iyisi keselim... Haaa... ‘Türkçe bilim ve eğitim dili olamaz’ konusuna hiç girmiyoruz. Zaruretten ‘ulusalcı’ takılan Kemal Gürüz, bunun hesabını, ‘çekirdekten’ ulusalcı olanlara versin... Tıpkı, ‘Ben Ergenekoncu değilim, Amerikancıyım’ sözünün hesabını vermesi gerektiği gibi... Biz işimize bakalım... Dolayısıyla, Gürüz’ün tabi tutulduğu insanlık dışı ‘kafa bastırma’ olayına sessiz kalmaya devam edelim. Bu satırların yazarı yıllarca polis takibatında yaşadı, üç buçuk yıl köşesinden ayrı kaldı, gözaltına alındı, Çevik Bir patentli yüzlerce mahkeme celbiyle uğraştı... Hiç üzüleni yoktu... Bizi Kemal Gürüz konusunda ‘insanlık, demokratlık ve delikanlılık sınavına’ tabi tutanlar da ‘mevzun’ suskunluklarını korudular. Onca işimiz arasında bir de Gürüz gibi, tuzu kuru müntesiplere üzülemeyiz... Hiç kusura bakmasınlar...

16 Ocak 2009 Cuma

Ertuğrul Özkök'e 28 Subat hatırlatması

Ahmet Kekeç, linç edildiğini söyleyen Ertuğrul Özkök'e, 28 Şubat manşetlerini, bazı aydınları işlerinden eden Akın Birdal'ın vurulmasına neden olan 'Andıç'ı hatırlattı.
Star yazarı Ahmet Kekeç, Ertuğrul Özkök’e yürüttüğü linç kampanyalarını hatırlatarak, bulunan bombaları neden sorun yapmadığını sordu. Kekeç, Özkök’ün 12 Eylül’ün sivil versiyonu söylemini hatırlatarak, “Darbeci ve muhtıracı değil misiniz?” diye sordu.
Kekeç 28 Şubat döneminde Hürriyet’de atılan “Topyekün savaş’, ‘İşi bu defa silahsız kuvvetler halletsin’, ‘Paşa başkanı hizaya soktu’ manşetlerini hatırlatarak, karargahta pişen haberlerin nasıl yer verildiğine değindi.
Star Yazarı, Mehmet Ali Birand, Cengiz Çandar, Altan biraderler, Mahir Kaynak ve Mahir Sayın’ı suç örgütlerine hedef gösteren, insan hakları savunucusu Akın Birdal’ın kurşunlanmasına neden olan ‘Andıç’ belgesini de Özkök’e hatırlattı.
Ahmet Kekeç'in Star gazetesindeki yazısı:
Senin linç ettirdiğin liberaller ne olacak?

Birçok şeyden korkan (mesela ‘Yahudi medyası’ diye anılmaktan korkan) Ertuğrul Özkök, Ergenekon davasından da korkuyormuş. Hançeresini patlatırcasına ‘Çeteler temizlensin’ diye bağırıyormuş. Fakat, karşısında kendilerine hálá ‘demokrat’, hálá ‘liberal’ demeye utanmayan faşist bir ‘linç mangası’ varmış. Bunlar, savcıyı bir kenara çekmiş, parmağını Özkök’e uzatarak, ‘Ne duruyorsunuz, onları da içeri alın’ diye bağırıyormuş. Burada, araya girip, bir iki düzeltme yapmam gerekiyor. Birincisi, Özkök ne zaman ‘çeteler temizlensin’ diye bağırmış? Ben hatırlamıyorum. Birkaç cılız Ergenekon itirazı dışında, onun kaleminden şöyle okkalı bir karşı-çete yazısı okuyamadık... Bağırdıysa da, demek ki sesi o kadar gür çıkmadı. Kapatma davası ve Deniz Feneri olayında daha bir kıyıcı, daha bir gürül gürüldü... Hele, ‘biat medyası’ diye efelenmeleri, Kemalist lince maruz kalmış Atilla Yayla’ya ‘Keşanlı Galileo’ diye güya esprili yüklenmeleri, sol husyesi görevi verdiği ‘terbiyesiz kalem’le birlikte Başbakan’a gürlemeleri, Hilton arazisine imar izni vermeyen siyasileri ‘itin bilmem neresine’ sokmaları... İstediğinde, pekala ‘gür’ ve ‘gümrah’ olmasını biliyormuş. Sıra Ergenekon’a gelince neden bağırdığı halde sesini duyuramıyor? Demek ki bağırmıyor... Demek ki, ‘bağırmış gibi’ yapmayı tercih ediyor ve bunu yememizi bekliyor. Biz de inadına yemiyoruz. Diyoruz ki, ‘Bu kadar bombayı, bu kadar cinayeti, açığa çıkmış bu kadar darbe girişimini niçin sorun yapmıyorsunuz? Bu görevin üzerinizden alınmasını mı bekliyorsunuz?’ İkincisi şu: Diyor ki Özkök, ‘Bir avuç güya liberal gazeteci, güya aydın, iktidarı ele geçirmiş, entelektüel bir faşist rejimi payidar kılmış. Hava neredeyse 12 Eylül’ün sivil versiyonu... En küçük itirazınızı yazsanız anında sırtınıza ‘Darbeci’ ve ‘Ergenekoncu’ etiketini yapıştıracak.’ Değil misiniz? Darbeci ve muhtıracı değil misiniz? 28 Şubat’a destek veren, ‘Topyekün savaş’, ‘İşi bu defa silahsız kuvvetler halletsin’, ‘Paşa başkanı hizaya soktu’ manşetlerini atan kimdi? Karargahta pişen haberleri gazete sayfalarına çakan kimdi? Onca asparagas, onca karargah çıktısı, kişilik haklarına saldıran onca manipülatif haber kimin eseriydi? Her şeyin ‘hukuktan ibaret olmadığını’ yazan kimdi? Kenan Evren’i, ‘kendi halinde yaşlı, sevimli, tonton bir adam’ olarak resmeden kimdi? Pakistan Yüksek Mahkemesi’nin darbeyi onaylayan kararını, ‘28 Şubat’ın meşruiyet belgesi’ diye yutturan kimdi? Demek ki, iktidarı ele geçirerek ‘faşist bir rejimi payidar kılan’ güya gazeteci, güya aydın birtakım liberaller, Ergenekon konusunda sesin gür çıkmadığı için seni linç ettirmeye uğraşıyor. Öyle mi? Kim bunlar? İsim ve adres ver, gidip birlikte pataklayalım... Peki, senin linç ettirdiğin liberaller? Onlar ne olacak? Mehmet Ali Birand, Cengiz Çandar, Altan biraderler, Mahir Kaynak ve Mahir Sayın’ı suç örgütlerine hedef gösteren, insan hakları savunucusu Akın Birdal’ın kurşunlanmasına neden olan ‘Andıç’ belgesini Hürriyet gazetesinin manşetine çakan sen değil misin? Bu ülkeye (ve bazı liberallere) özür borcu yok mu senin? Hálá çıkıp nasıl konuşabiliyorsun?
Ahmet Kekeç / Star

26 Aralık 2008 Cuma


Biz, memleketin başına bela olan ve ‘sorun’ potansiyeli yüksek Özkök’ten söz ediyoruz. Hayır, ‘Ettiğim yemine sadık kalarak siyaseti TSK’ya sokmamaya gayret ettim. Kanunların yapmamamı söylediklerini yapmadım. Demokrat tavır koymasaydım, hükümetle alenen söz düellosu yapsaydım beni coşkuyla alkışlayacaklar vardı. Ama ben kendimi kimseye dalkavukluk yapmak zorunda hissetmedim’ diyen eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ten sözetmiyorum. Burada bir sorun yok. Hilmi Özkök, olsa olsa ‘sorunsal’ olur... Kendisini ‘gereğinde fazla demokrat’ bulanlar açısından ciddi bir sorunsal üstelik...Biz, memleketin başına bela olan ve ‘sorun’ potansiyeli yüksek Özkök’ten söz ediyoruz. Hemen aklımıza, yemeyip içmeyip, ‘Orhan Pamuk niçin Ermeni bildirisine imza atmadı?’ sorusunun peşine düşen ve bulduğu cevaplarla hem göz önünde olmamayı tercih eden romancıyı, hem de bildiriye imza atmış aydınları sıkıntıya sokan ‘müseccel Özkök’ geliyor. Eh, gelmesi doğaldır. Handiyse onsuz bir günümüz geçmiyor. Bütün spekülatif ve manipülatif yazıların altında onun imzası var. Eskiden ‘kurnaz’ olduğunu düşünürdüm. Kötü niyetli bir adammış da... Hani, ‘Bu ülkede hiçbir Türk milliyetçisi, Kürt komşularının kapısına çarpı işareti koymadı’, diyordu, insanın o dakka Türk milliyetçisi olup Kürt komşularının kapısına çarpı işareti koyası geliyordu ya... Buna benzer bir kötü niyet... Yanlış anlamamalıymışız... Niyeti insanları üzmek ve rahatsız etmek değilmiş. Ama bir gazeteci olarak ‘gerçekleri öğrenmeye ve kamuoyuyla paylaşmaya’ hakkı varmış. Dolayısıyla Nobel’li yazarımız Orhan Pamuk’tan da o sorunun cevabını mutlaka almalıymış. Niçin ‘özür diliyorum bildirisine’ imza atmamış? Herkesler katılmış, o nerelerdeymiş? Çekindiği bir şey mi varmış? Bildiride dile getirilenleri yersiz ve sığ mı bulmuş? Gerek mi duymamış? Ne olmuş? Ne desin Orhan Pamuk? Hangi cevabı verse, karşısına ‘1 milyon Ermeni, 30 bin Kürt kestik’ sözleri çıkarılacak. Ertuğrul Özkök de bunu yapıyor. Hem güya ‘durumu’ anlamaya çalışıyor, hem de bildiriye imza atmayan romancının vaktiyle hiç korkmadan bu sözleri sarfettiğini hatırlatarak ‘ulusal nefretimizi’ ayakta tutuyor. Demek istiyor ki, ‘Madem 1 milyon Ermeni kestiğimizi söyleyecek kadar ileri gittin... İşimizi kolaylaştırmak adına, biraz daha ileri gidip şu bildiriye de bir imza koysaydın ne olurdu sanki?’ Öyle bir hal ki... İmza atsan kurtulamıyorsun. İmza atmasan, yine kurtulamıyorsun. İmza atsan, ‘Bakın görün, ülkemizi jurnalleyenler bildiriyi nasıl da destekliyor’ durumu yaratılacak. İmza atmasan, ‘Bu ne hain amaçlı bildiri böyle... Ülkemizi jurnalleyenler bile imza atmaktan kaçınıyor...’ olacak. Ne yapsın Orhan Pamuk? Bir gazeteci merakından daha fazlasını barındıran bu ‘tecessüs’ karşısında nasıl bir pozisyon alsın? Ben Orhan Pamuk’un yerinde olsam, ‘sana ne’ derdim. Sana ne kardeşim... Hatta, daha da ileri gidip, bu tecessüsün ‘pornografik merak’tan kaynaklandığını; pornografik merakın ‘bireysel faşizmleri’, bireysel faşizmlerin de ‘kurumsal faşizmleri’ doğurduğunu söylerdim. Ertuğrul Özkök anlar mıydı, bilmem. Şaraptan anlıyor, müzikten anlıyor, güzel kadından anlıyor. Sosyolog olduğunu da söylüyor. Bunu da anlasın artık.