Aydın Doğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aydın Doğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ocak 2009 Pazar

İTİRAFCI GEYİGİ

İtirafçı geyiği
Bir PKK itirafçısı, "şaibeli" bir emekli albayı suçladı, adam da intihar etti. Eski PKK üyesinin de albayın da adını ha deyince hatırlayamadım, kalkıp gazeteye de bakmadım, yok, üşendiğimden değil... Çünkü önemli olan isimler değil, Ahmet olur Mehmet olur. Önemli olan, konumlar.
Cenazeye de ordunun üst kademesi "tam kadro" katıldı.
Bütün bunlar, medyadaki gizli ya da açık Ergenekon "sempatizanları" tarafından "zinde kuvvetlerin şanlı tepkisi" falan havasında verildi... Ordu -hele şükür!- ağırlığını koymuştu.
Suçlu olarak da "yandaş medya" gösterildi tabii, hükümeti tutan bir gazete "itirafçının iftiralarını" yayınlamış da rahmetli de bütün bunları onuruna yedirememiş...
Hatta bu gazeteye "şerefsiz basın" diyecek kadar da ileri gidildi.
İleri gidenler kimlerdi? "Hükümetten kuyruk acısı" olanlar. Hükümetin yeminli düşmanları.
Belki doğrudur. Rahmetliye yöneltilen suçlamalar yıllardır "CHP medyasında" da çarşaf çarşaf yer almış olsa bile, belki bu sonuncusu rahmetlinin bardağını taşıran son damla olmuştur. (O zaman şu "şeref" meselesi de tartışmaya açık hale gelir ve bundan kimin zararlı çıkacağı da belli olmaz ha!)
Belki bunalıma yeni girmiştir, belki eskiden beri bunalımdaydı, belki sakat sakat tutuklanmaktan ve eziyet çekmekten kaçındı (tekerlekli iskemlede yaşıyordu), belki yolun sonunda olduğunu anladı...
Çünkü suçlamalar "müebbetlik" suçlamalardı, eskiden olsa "idamlık".
İş "yeni bir Mustafa Muğlalı olayına" doğru gidiyordu ne yazık ki...
Her neyse, ona Tanrı'dan rahmet, kederli ailesine başsağlığı... Elbette.
De, benim kafama takılan şu:
"İtirafçılık" denilen "müesseseyi" bu ülkeye babam mı getirdi kurdu?
Pişman olanın cezasını hafifleten, onu özel korumaya alan, yeni kimlik veren, hatta suratının orasını burasını bile estetik ameliyatla değiştiren siz değil misiniz?
Bu ayrıcalık, birçok gazimizde "biz bunun için mi dövüştük" şeklinde bir tepkiye bile yol açmadı mı?
Bir itirafçının itirafları nereye kadar makbul, nereden sonra tu kaka?
Bunun bir ölçüsü, bir sınırı var mı?
Örneğin "evet biz devleti bölmek istemiştik, şu şu şu haltları yedik" dediği zaman kucaklayıp bağışlayacaksınız, "ama devlet adına da şu kişiler şu suçları işlemişti" diye öttüğü zaman mı karşı çıkacaksınız?
"İşimize gelen itirafçı iyidir, işimize gelmeyen itirafçı kötüdür" diye bir nalıncı keseri var mı yahu?
Pandora'nın kutusunu ağzına kadar açacaksın, sonra da kutudan pis kokular çıktı diye bozulacaksın... Var mı böyle bir çifte standart?
Şeref kumkuması basın, hadi bunu da yazın bakalım.
sabah

24 Ocak 2009 Cumartesi

KUS MU KONDURACAK?

Kuş mu konduracak?
Deniz Baykal, belediye başkanlığına İstanbul'da Kemal Kılıçdaroğlu'nu aday gösteriyor.
Bu kararda ne kadar kendi tercihi, ne kadar "gaz veren CHP medyası" etken olmuştur, bilemeyiz tabii.
Bir anket yayınladılar, buna göre CHP herhangi birini aday gösterirse İstanbul'da AKP kazanırmış ama Kılıçdaroğlu'nu gösterirse CHP kazanırmış...
Önceki yıl tanık olduğumuz rezilliklerden sonra, hele bu yayınları yapanların "cibilliyetini" de bildiğimize göre, Tarhan Erdem'den başka hiçkimsenin yaptığı hiçbir anketi ciddiye almayız ama gene de avukat ağzıyla konuşalım ve "bir an için" öyle olduğunu kabul edelim...
Fakat aynı CHP medyası, belediyeyle yetinmedi, Kılıçdaroğlu'nu "Baykal'ın yerinde, partinin başında" görmek istediğini de belirtti.
Dolayısıyla ortaya şu sorular çıktı:
Acaba Baykal, Kılıçdaroğlu'yla belediyeyi kazanacağına gerçekten inanıyor mu?
Yoksa, Kılıçdaroğlu'nun kaybedeceğini sezerek onu ateşe atmak ve "en tehlikeli rakibinin gücünü" bu şekilde kırmak, onu "pasifize" etmek gibi bir hesabın mı peşinde?
Televizyonda Melih Gökçek'in "tozunu atan" adamı niçin Ankara'dan aday yapmamış, doğrudan Gökçek'in karşısına getirmemiştir? Diye de sorarlar hani...
Her neyse, gene avukat ağzıyla konuşalım ve bir an için Kılıçdaroğlu'nun İstanbul belediye başkanı olduğunu düşünelim...
Tipik bir Ankara çocuğu, halim selim bir memur emeklisi, elhak namuslu ve temiz bir adam da olan Kılıçdaroğlu, bu cehennemde ne yapacaktır?
Bu korkunç ahtapotun hangi kolunu tutup da bükecektir?
Kılıçdaroğlu'nu İstanbul'un bir köşesine bıraksak, yolu bulup da Taksim'e çıkabilir mi acaba?
Belediyeciliğin b'si hakkında en küçük bir deneyimi, bu alanda herhangi bir "pilanı, porocesi ve poroğramı" var mıdır?
Yoksa bütün İttihatçılar gibi "hele bir iktidara gelelim, gerisi Allah kerim" kafasında mıdır?
Elhak "yemeyecek ve yedirmeyecek" olan Kılıçdaroğlu'nun dönemi, kendine sosyaldemokrat süsü vermiş bir başka başkan gibi, Nurettin Sözen dönemi gibi "fiyaskoyla sonuçlanmaya" mahkûm mudur yoksa? Yani ne yapacaktır Sayın Kılıçdaroğlu, kuş mu konduracaktır? Yoksa İstanbul kendisine sekiz numara büyük mü gelecektir?
Onu bırakın, partisinin İstanbul'a yönelik herhangi bir politikası, İstanbul'u bırakın Türkiye hakkında bir öngörüsü, bir hazırlığı, bir iddiası var mıdır acaba?
Ama mesele yalnızca "İstanbul'u Tayyip'in elinden almak" gibi bir basitlik ve ucuzluktan ibaretse, lafımız kalmaz.
Tabii "gazcıların" doğru söylediklerini, İstanbul'u CHP'nin kazandığını varsayarak yazdık bütün bunları.
Göreceğiz bakalım. Biz o gazcıların "vallahi billahi bundan sonra yalan yazmayacağız" diye manşet atmış olduklarını da hatırlarız, çok şükür henüz bunamadık. Hani şu "ne gazeteciliği kardeşim, biz burada dükkân açtık para kazanıyoruz" diyen takım canım!..
Burunları uzar mı uzamaz mı, iki ay sonra görürüz.
SABAH

23 Ocak 2009 Cuma

ENCUMEN-I DANIS

Encümen-i Daniş ne iş?
Bu başlıkla bir yazı yazdığımı hatırlıyorum... Konu (yani Encümen-i Daniş konusu), yanlış hatırlamıyorsam ‘28 Şubat süreci’nin ufunetinde gündeme gelmişti. Birtakım emekli paşalar, periyodik aralıklarla toplanıp, memleket meseleleri hakkında fikir teatisinde bulunuyorlarmış. Bir gelenekmiş bu... Devletin üst kademelerinde görev yapmış birtakım siviller de refakat ediyormuş bu toplantılara. Peki, ‘ortaya çıkan fikirleri’ ne yapıyorlarmış? Konu buydu işte... Söylemesi ayıptır, ben de ortaya çıkan değerli fikirlerle, 28 Şubat fikriyatının paralelliğine dikkat çekip sormuştum: ‘Ne iş?’ Gündem o kadar yoğun ve kalabalıktı ki, ‘Encümen-i Daniş’i tartışmaya sıra bile gelmiyordu. Fakat böyle bir oluşum vardı. Bunu herkes biliyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse, herkeslerin malumu bu oluşum fazla ciddiye de alınmıyordu. İşte, ülke ve dünya meseleleri hakkında fikir sahibi olduğunu sanan birtakım emekli paşalar, hobi sadedinde oturup, ‘memleket ve siyaset geyiği’ çeviriyorlardı. Ne yapsalardı? Kahveye mi takılsalardı. Evde oturup (tabiri-i amiyane ile) karı dırdırı mı çekselerdi. Ellemeyin, toplansınlardı... Hem, ‘muvazzaf’ halleriyle ne yapmışlardı ki, ‘ortaya çıkaracakları’ fikrin bir ağırlığı ve ehemmiyeti olsun! Herkes, konuya, aşağı yukarı böyle bakıyordu. Ben de, en azından ortaya çıkan fikrin ‘değeri’ açısından böyle bakıyordum. Böyle bakılması gerektiğini düşünüyordum. Fakat, Aziz Üstel’in ‘Encümen-i Daniş’in tarihine ilişkin yazdığı yazıyı okuyunca kanaatim değişti. Hemen söyleyeyim: Çok iyi bir yazıydı. Çok değerli bilgiler vardı. Bakmayın ‘bilgi’yi koklatıp geçmesine... Aziz abi kibar adamdır. Birçok şeyin farkındadır da, tenezzül meselesi saydığı ve bir tür aristokrat tavrı temellük ettiği için, ‘farkında değilmiş gibi’ yapmayı tercih etmektedir. Encümen-i Daniş, iki haftada bir Moda Deniz Kulübü’nde toplanıyor. Daimi üyeleri var. Neredeyse, emekli paşaların tümü daimi üye... Siviller de var: Emekli MİT Müsteşarları, eski Dışişleri Bakanları, mutemet bürokratlar... Öyle her paşayı da aralarına almıyorlar. Mesela, görev dönemi içinde ‘düşük performans’ sergileyen (darbe ve muhtıra gibi ‘yararlı’ işlere tevessül etmeyen? Hilmi Özkök ve Yaşar Büyükanıt paşalar yok. Bunlar bir dernek mi, vakıf mı, örgüt mü? Ne oldukları belli değil. ‘Dernekler Masası’nda da bir kaydı kuydu yok. Bu oluşumun (isim bulamadık, bari ‘oluşum’ diyelim) kimler tarafından istikbal edildiği de belli değil. Bir gizem yumağı... Benzetmek gibi olmasın da, bu haliyle hafiften masonik bir çağrışım yapıyor. Her paşayı ‘paşa’ kabul etmeyen bu oluşum, ortaya çıkan fikirleri, mektup yoluyla bazı Cumhurbaşkanları ve Başbakanlarla paylaşıyormuş. Mektup arkadaşları arasında Gül ve Erdoğan yok. Demek ki, öyle herkesi Cumhurbaşkanı ve Başbakan saymıyorlar. Esasında, toplantı tutanaklarının bir kopyasının ‘güvenlik ve istihbarat birimleri’ne de gönderilmesi gerekiyor. Böyle bir şey de yok... Ben en çok şu hususa takıldım: Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin bürokratları, neden oluşumlarına düpedüz gericiliği çağrıştıran ‘arkaik’ isimler koyarlar? Hani ‘redd-i miras’ etmiştik? Daha ‘çağdaş’ ve ‘yıldırımlar yaratan’ isimler bulunamaz mıydı? Encümeni- Daniş, Sultan Abdülmecid döneminde kurulan, sadece 12 yıl yaşayan bir eğitim ve çeviri faaliyeti’ kurumuydu. Aziz Üstel’in de belirttiği gibi, ülkenin iç ve dış sorunlarını tartışan, güvenlik konularını irdeleyip Padişaha mektup falan yollayan bir oluşum değildi. O zaman bir kez daha soralım: Encümen-i Daniş ne iş?
AHMET KEKEÇ

9 Ocak 2009 Cuma

ESKİ DEFTERLER

Eski defterler
Çok genç olmayanlar bilirler, bir zamanlar İstanbul'da bir "İSKİ rezilliği" patlak vermişti.
Su müdürü, iş yaptırdığı müteahhitlerden para topluyor, bu paranın bir kısmını partisine bağış olarak aktarıyor, bir kısmını cebellezi ediyordu.
"Azgın kart teke sendromuna" kapılıp yanında çalışan çocuğu yaşında bir kıza tutuldu, eşini boşamaya kalktı, aldığı rüşvetin bir kısmını nafaka yapmak istedi, eşi de rezilliği medyaya açık ediverdi.
Paralara el koydular, su müdürünü içeri tıktılar.
İçeride baldırına bir de bıçak yedi su müdürü, görünürde "sıradan bir vatandaşın öfkesi" nedeniyle, aslında "konuşmaması" için...
O da mesajı aldı, sustu, konuşmadı ama bu arada kız da başkasına kaçtı! Ne hikmetse, mahkemede tanıklıklarına başvurulan bütün müteahhitler de bağışları "gönüllü" olarak yaptıklarını, hiçbir zorlama altında kalmadıklarını söyleyivermişlerdi... Maşallah İstanbul'un bütün kapitalistleri gizli solcuydu, iktidar koalisyonunun ortağı sosyaldemokrat partiyi destekliyorlardı da bizim bundan haberimiz yoktu!
Hepimiz kıçımızla gülüyorduk tabii.
İSKİ skandalı, partiyi de yedi belediyeyi de.
Kendilerine solcu süsü veren hokkabazlar, İstanbul'u bir daha geri gelmemek üzere yitirdiler. Onlara destek olmak amacıyla adaylıklarını koyan şarkıcılar türkücüler bile işe yaramadılar.
Parti de tarihe karıştı. Gitti, kendine solcu süsü veren daha eski bir partiye eklemlendi.
Onlar da bir daha, bırakın iktidarı, küçük ortaklık yüzü bile göremediler. Hatta bir dönem meclis dışı bile kaldılar.
Belediye reisi de o partiden milletvekili oldu ve bir daha da sesi soluğu çıkmadı, on beş yıldır "low profile" gösteriyor. Eh, "high profile" gösterecek yüzü yok.
İsim vermedim, çünkü su müdürü diyetini ödedi, cezasını çekti, bitti gitti. Kendisiyle televizyonda en çok "uğraşan" bendim o sıralar, hem onun müdürlüğü hem de benim televizyon yorumculuğum tarih oldu.
"Müteveffa" parti de bana beş yüzü aşkın dava açmıştı, kaç milyar ödediğimi bilmiyorum, eski patronuma sorunuz çünkü onun cebinden çıktı.
Adnan Menderes'in son sözlerini tekrarlamama izin verirseniz, "kat'iyyen muğber değilim, hiçbir iğbirar duymuyorum" ... Onlar duyuyorlarsa onu bilemem, kendi küçüklükleri olur. (Muğber, gücenmiş, küskün demek. Merhum Menderes Osmanlıca konuşurdu, ben de severim.)
Bütün bu eski defterleri neden açtım?
İzmir'de bir "operasyon" yapılmış, iki belediye reisiyle birlikte tam yüz yirmi kişi gözaltına alınmış. İmar kanununa muhalefet, ihaleye fesat karıştırma, suç işleme amacıyla örgüt kurma, falan filan. Bildik yolsuzluk türleri.
Ankara'da bir ilçede de buna benzer bir rezillik yaşanmıştı yakın zamanda...
Bunlar, kendine solcu süsü veren "malum ve mahut" partinin adamları.
Eski defterleri neden açtım? Son zamanlarda, özellikle belli bir yayın grubunun da desteğiyle, "belediye yolsuzluklarını AKP yapar, ötekiler sütten çıkmış ak kaşıktır" gibilerden bir puşt tezgâhı döndürülüyor da, bazı şeyleri yaşlılar unutmasınlar, gençler de öğrensinler diye...


SABAH

11 Aralık 2008 Perşembe

Kurban Karşıtı Haberlere en Güzel Cevap

Kurban kesimi sırasında yaşanan bazı münferit olayları bahane ederek, Kurban ibadetine dil uzatan başta Doğan Medyası http://polemikler.blogspot.com/2008/12/millet-bikti-onlar-bikmadiyine-yaptilar.html vesair odaklara en anlamlı cevap Afrika'dan geldi.

Ruanda hükümetinin Baş Müftüsü Salih Habimana, Türkiye'den gönderilen kurbanlara vurgu yaparak "Beyaz kardeşleriniz sizi unutmadı' dedi.

HAYATLARINDA HİÇ ET YEMEDİLER
Kurban ibadetine dil uzatanlara en güzel cevap, hayatlarında ilk kez et ile tanışan Afrika'nın en fakir ülkesi Ruanda'dan geldi. Resmi dini Hristiyanlık olan Ruanda'nın Baş Müftüsü Salih Habimana binlerce kişinin katıldığı bayram namazı hutbesinde, Ruandalı Müslümanlara Türkiye'den gönderilen kurban yardımlarını hatırlatarak, "Beyaz kardeşleriniz sizi unutmadı. Onlarca saat yolculuk yaparak binlerce kilometre aşarak sizlere yardım getirdi" dedi.

Yenişafak Gazetesi

MİLLET BIKTI ONLAR BIKMADI:YİNE YAPTILAR!


Doğan Medyası bin yıldır olduğu gibi açıkça savaş açamadığı millet değerlerine, inançlarına karşı, farklı kisveler üzerinden karşıt habercilik anlayışını devam ettiriyor; Ramazan Bayramında 'oruç tutumayanlara saldırı' Kurban Bayramında ise "Hayvan Hakları ve hayvanlara zulüm" gibi başlıklarla haber kotarmaya çalışırlar. Bu sefer hayvan hakları şarlatanlığı üzerinden yola çıktılar...




Kurban Bayramı'nda yaşanan bazı olumsuz görüntüleri bahane ederek, kurban ibadetine dil uzatanlar her yıl olduğu gibi, bu yıl da aynı tutumlarını sürdürdü.
Bu bayram olumsuz örnek bulmakta büyük zorluk çeken kurban karşıtları, sonunda çareyi Uluslararası Hayvan Refahı Organizasyonu adına Türkiye'ye gelen Christine Hafner'in gözlemlerine sarılmakta buldu. Olumlu örnekleri görmezlikten gelen çevreler, yaptıkları yorum ve haberlerde adeta kurban ibadetini sorgular nitelikte ifadeler kullandılar.
Bunu hep yapıyorlar
Hürriyet ve Milliyet gazetesi, geçtiğimiz Kurban Bayramları'nda olduğu gibi bu bayramda da 'Bağcıyı dövmek' anlayışını sürdürdü. Yaşanan olumlu gelişmeleri ve olumlu örnekleri gözardı eden Hürriyet ve Milliyet, Uluslararası Hayvan Refahı Organizasyonu adına Türkiye'ye gelen Christine Hafner'in izlenimlerinden yola çıkarak, vatandaşların hayvanlara eziyet ettiğini ileri sürdü. Kurban Bayramı'nın ilk gününde Milliyet, 'Her yerde kan var' başlığı ile çıkarken, Hürriyet ise 'Avrupalı'dan Kurban notu' başlığını kullandı. Kurban haberini manşetine taşımayan Vatan gazetesi ise, objektif habercilik yaparak, kaçan kurbanlıklara yapılan eziyetleri haber yaptı.
Sen git katledilen balinalar icin not al
Kurban denetlemesine gelen Uluslararası Hayvan Refahı Organizasyonu Heyeti Başkanı Christine Hafner'in hayavanlara acı çektiriliyor diyerek kurban kesimine 'kırık not' vermesi tepkilere neden oldu. İzlanda'da yaşanan balina vahşetini hatırlatan vatandaşlar, Christine Hafner'e 'Sen git İzlanda'da katledilen balinalar için not al' dediler. İstanbul'da 'kurban incelemesi' yapan Hafner, raporuna 'Çok üzücü manzaralar var. Hayvanlar kesime hazırlanırken çok zaman geçiriliyor. Acı çektikleri büyüyen gözlerinden belli oluyor. Çocukların önünde kesim yapılıyor. Etler sağlıksız koşullarda parçalanıyor' diye not düşmesi tartışmaya neden oldu. 1986 yılında imzalanan uluslararası balina avı moratoryumuna göre balina avı yasak, ancak bilimsel araştırma bahanesiyle Japonya'nın öncülüğünde İzlanda da bu kuralı ihlal ediyor.
Asıl eziyet onlarda var
İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Abdülaziz Bayındır da Türkiye'de kurban bayramında 4 gün içinde 2.5 milyon hayvanın kesildiğine dikkat çekerek, 'Neredeyse tüm ülkedeki hayvanların dörtte birinin kesildiği bir yerde 3-5 hata çıkması normaldir' dedi. Prof. Dr. Bayındır, Avrupa'nın daima hata aradığına dikkat çekerek, “İnanç farkından da kaynaklanıyor. Hayvanlara karşı tavır itibariyle onların bizim kadar iyi davranması da mümkün değil. Çünkü ben Avrupa'daki mezbahaları dolaştım. Orada büyükbaş hayvanların kafasına 11 santimetrelik bir çivi saplıyorlar” diye konuştu..
Avrupa ne ile besleniyor
Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Doçent Dr. Emin Işık, kurbanların İslami kurallara göre kesildiğini, bir eziyetin söz konusu olmadığını belirterek, şunları söyledi: “Bizi hayvanlara eziyet etmekle suçluyorlar. Onlar Irak'ta 1 milyon Müslüman'ı katlettiler. Saray Bosna'da Müslümanları katlettiler. O zaman insan hakları açısından neredeydiler. Biz dini vecibelerimizi yerine getirirken, ortaya çıkıyorlar. Avrupalı etle besleniyor. Bizim fakir fukaramız ise kurban bayramında et görüyor.”
Samanyoluhaber