ergenakon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ergenakon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ocak 2009 Salı

Tiyatrocu ve dizi oyuncusu Atilla Olgaç'ın ifşaatı, acaba geçenlerde intihar eden eski Diyarbakır JİTEM Grup Komutanı, emekli albay Abdülkerim Kırca'nın durumuna bir açıklık getirebilir mi?
Olgaç'tan başlayalım. Kurtlar Vadisi dizisinin oyuncusu, 35 yıl önce, Kıbrıs Harekâtı sırasında olanları şöyle anlatıyor: "Komutana, 'Yapamam, adam öldüremem, ben sanatçıyım' dedim. 'Burada sanat bitti. Burası gerçek hayat, savaş. Emir verdim mi öldüreceksin' dedi. İlk öldürdüğüm çocuk 19 yaşında, esir düşmüş bir askerdi. Silahı yüzüne doğrulttuğumda yüzüme tükürdü . Alnından vurdum, öldü." Daha sonra 9 kişiyi daha öldürdüğünü söyleyen Olgaç şöyle devam ediyor: "Öldürdükten sonra gidip karargâhta ağlıyor, ertesi gün yine öldürüyordum. Rüyamdan çıkmıyor . Uzun süre psikolojik tedavi gördüm. Bu yüzden hâlâ et yiyemiyorum . Kan göremiyorum. Aklıma öldürdüğüm çocuklar, kokmuş cesetler geliyor." (Olgaç bu sözleri dün reddetti. Yerseniz!)
Normal insan işte böyledir. Öldürmek, ölümü izlemek, kan çıkarmak ve akan kana bakmak kolay bir iş değildir.Bu gerilime dayanmak, stresi azaltmak için başvurulan yollardan biri de itiraf ve ifşaattır. Yapan söylemek ister.Bizde, asker millet mitolojisine uygun olarak savaşçıların gerçek halleri gizlenmeye çalışılır.Ancak gerçek değişmez: Ölülerin görüntüleri birçok askerin rüyasına girer, ruhsal yapısını bozar.Biliyoruz: 25'inci yılına girdiğimiz iç savaşta birçok görevli Güneydoğu Sendromu'na yakalandı. Orada yaşadığı travmayı atlatamadı. Mesele uzaktaki bir PKK militanını çatışmada öldürmek değildi. O, işin nispeten kolay yanıydı.Ancak bir de, bilhassa 1990'larda, yani özel harbin Susurluk aşamasında, gariban vatandaşları, suçsuz köylüleri dizüstü çöktürüp başlarına kurşun sıkanlar vardı.Psikopat görevliler o günleri çoktan unutmuş ya da böbürlenerek anlatıyor olabilir.Peki ya, emirle ya da o sırada inandığı için bunu yapanlar? Ama sonra pişman olanlar? Kâbuslarla uyananlar?
Bir çatışmada yaralanıp felç olan Albay Kırca acaba bu durumu ruh dünyasında nasıl yaşıyordu? Elbette büyüklerine, Vatan sağ olsun diyordu. Ona şüphe yok. Ama içinden neler geçiyordu? Fotoğrafı medyada yer aldı: Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, 2004'te Kırca'ya, Devlet Övünç Madalyası takmakta. Emekli ve felçli askerin tam o sırada mutlu göründüğünü söylemek pek mümkün değil.Abdülkerim Kırca acaba niye intihar etti? Suçu medyaya yüklemeye çalışıyorlar ama gerçeğin bu olmadığını biliyoruz.Kırca'nın vukuatı ilk kez yayınlansaydı; belki... Ama yıllardır yazılıyor, söyleniyor. Peki, mesela üç yıl öncesiyle bugün arasında nasıl bir fark var? Ergenekon soruşturması mı? Yaptıklarının ortaya çıkma olasılığı mı? Acaba " Ya madalyamı geri alırlarsa " diye düşündü mü? Faili meçhullerin, birer zombi gibi, taşsız ve yazısız mezarlarından kalkıp üstüne üstüne geldiği karabasanlar görmemek için sabahlara kadar televizyon mu izledi? Burnunun ucunu yalayıp duran kan kokusundan kurtulmak için viks kullandı mı? Keşke yaşasaydı da Kırca'nın hem iç, hem de dış gerçeğini öğrenebilseydik.
EMRE AKÖZ - SABAH

23 Ocak 2009 Cuma

ENCUMEN-I DANIS

Encümen-i Daniş ne iş?
Bu başlıkla bir yazı yazdığımı hatırlıyorum... Konu (yani Encümen-i Daniş konusu), yanlış hatırlamıyorsam ‘28 Şubat süreci’nin ufunetinde gündeme gelmişti. Birtakım emekli paşalar, periyodik aralıklarla toplanıp, memleket meseleleri hakkında fikir teatisinde bulunuyorlarmış. Bir gelenekmiş bu... Devletin üst kademelerinde görev yapmış birtakım siviller de refakat ediyormuş bu toplantılara. Peki, ‘ortaya çıkan fikirleri’ ne yapıyorlarmış? Konu buydu işte... Söylemesi ayıptır, ben de ortaya çıkan değerli fikirlerle, 28 Şubat fikriyatının paralelliğine dikkat çekip sormuştum: ‘Ne iş?’ Gündem o kadar yoğun ve kalabalıktı ki, ‘Encümen-i Daniş’i tartışmaya sıra bile gelmiyordu. Fakat böyle bir oluşum vardı. Bunu herkes biliyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse, herkeslerin malumu bu oluşum fazla ciddiye de alınmıyordu. İşte, ülke ve dünya meseleleri hakkında fikir sahibi olduğunu sanan birtakım emekli paşalar, hobi sadedinde oturup, ‘memleket ve siyaset geyiği’ çeviriyorlardı. Ne yapsalardı? Kahveye mi takılsalardı. Evde oturup (tabiri-i amiyane ile) karı dırdırı mı çekselerdi. Ellemeyin, toplansınlardı... Hem, ‘muvazzaf’ halleriyle ne yapmışlardı ki, ‘ortaya çıkaracakları’ fikrin bir ağırlığı ve ehemmiyeti olsun! Herkes, konuya, aşağı yukarı böyle bakıyordu. Ben de, en azından ortaya çıkan fikrin ‘değeri’ açısından böyle bakıyordum. Böyle bakılması gerektiğini düşünüyordum. Fakat, Aziz Üstel’in ‘Encümen-i Daniş’in tarihine ilişkin yazdığı yazıyı okuyunca kanaatim değişti. Hemen söyleyeyim: Çok iyi bir yazıydı. Çok değerli bilgiler vardı. Bakmayın ‘bilgi’yi koklatıp geçmesine... Aziz abi kibar adamdır. Birçok şeyin farkındadır da, tenezzül meselesi saydığı ve bir tür aristokrat tavrı temellük ettiği için, ‘farkında değilmiş gibi’ yapmayı tercih etmektedir. Encümen-i Daniş, iki haftada bir Moda Deniz Kulübü’nde toplanıyor. Daimi üyeleri var. Neredeyse, emekli paşaların tümü daimi üye... Siviller de var: Emekli MİT Müsteşarları, eski Dışişleri Bakanları, mutemet bürokratlar... Öyle her paşayı da aralarına almıyorlar. Mesela, görev dönemi içinde ‘düşük performans’ sergileyen (darbe ve muhtıra gibi ‘yararlı’ işlere tevessül etmeyen? Hilmi Özkök ve Yaşar Büyükanıt paşalar yok. Bunlar bir dernek mi, vakıf mı, örgüt mü? Ne oldukları belli değil. ‘Dernekler Masası’nda da bir kaydı kuydu yok. Bu oluşumun (isim bulamadık, bari ‘oluşum’ diyelim) kimler tarafından istikbal edildiği de belli değil. Bir gizem yumağı... Benzetmek gibi olmasın da, bu haliyle hafiften masonik bir çağrışım yapıyor. Her paşayı ‘paşa’ kabul etmeyen bu oluşum, ortaya çıkan fikirleri, mektup yoluyla bazı Cumhurbaşkanları ve Başbakanlarla paylaşıyormuş. Mektup arkadaşları arasında Gül ve Erdoğan yok. Demek ki, öyle herkesi Cumhurbaşkanı ve Başbakan saymıyorlar. Esasında, toplantı tutanaklarının bir kopyasının ‘güvenlik ve istihbarat birimleri’ne de gönderilmesi gerekiyor. Böyle bir şey de yok... Ben en çok şu hususa takıldım: Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin bürokratları, neden oluşumlarına düpedüz gericiliği çağrıştıran ‘arkaik’ isimler koyarlar? Hani ‘redd-i miras’ etmiştik? Daha ‘çağdaş’ ve ‘yıldırımlar yaratan’ isimler bulunamaz mıydı? Encümeni- Daniş, Sultan Abdülmecid döneminde kurulan, sadece 12 yıl yaşayan bir eğitim ve çeviri faaliyeti’ kurumuydu. Aziz Üstel’in de belirttiği gibi, ülkenin iç ve dış sorunlarını tartışan, güvenlik konularını irdeleyip Padişaha mektup falan yollayan bir oluşum değildi. O zaman bir kez daha soralım: Encümen-i Daniş ne iş?
AHMET KEKEÇ

22 Ocak 2009 Perşembe

NE YANİ

Ne yani, bir de Gürüz’e mi üzüleceğiz?
Bizi, Kemal Gürüz’e yapılanlar konusunda insanlık, demokratlık ve delikanlılık sınavına tabi tutuyorlar... Üstelik, ‘insanlık, demokratlık ve delikanlılık sınavında’ hep bütünlemeye kalmış, esasında insan içine çıkmaya yüzü olmaması gereken çevreler bunlar. Ne olmuş Kemal Gürüz’e? Bir polis, otomobile bindirirken, hafifçe kafasını bastırmış. Zulmü görüyor musunuz? Bilmeyen, Türkiye’deki gelişmeleri yakından izlemeyen, enformasyon ihtiyacını Aydın Bey’in organlarından karşılayanlar da sanacak ki, tek başarısı yüksek öğretim kurumunu ‘demir pençeleri’yle yönetmek olan, ‘Bu yaptıklarınız biraz faşizanca değil mi?’ sorusunu geniş bir kabulleniş içinde ve elbette gülümseyerek ‘öyle görmek istiyorsanız, öyledir’ diye cevaplayan Kemal Gürüz’e gadredilmekte, demir parmaklıklar arkasında sürüm sürüm süründürülmektedir... Bir soruşturma çerçevesinde gözaltına alınmış... Sonra salıverilmiş... Hepsi bu... Kötü muamele görmemiş, Adil Serdar Saçan mağdurları gibi işkenceye yatırılmamış... Efendice ifadesi alınmış, efendice salıverilmiş... Kafasını bastıran polis hakkında da soruşturma açılmış... Hayır efendim, bugün Kemal Gürüz’e yapılanlara sessiz kalanlar, çıkıp nasıl ‘Ben demokratım, ben adaletten yanayım, ben şuyum, ben buyum’ diyeceklermiş... Hem, Kemal Gürüz nasıl Ergenekoncu olabilirmiş ki? İşte gitmişler, yerinde incelemişler... Kendisi Ergenekoncu değilmiş, tipik bir Amerikancıymış, üstelik Süleyman Demirel hayranıymış, bütün darbelere karşıymış, eşine dostuna darbelerin ‘esasında ne fena bir şey’ olduğunu anlatıyormuş, görünüşünün aksine oldukça da sempatik biriymiş... Peki, kendisine sordunuz mu, demir pençelerinizle yönettiğiniz o kuruma nasıl atandınız? Kaçlı kararnameyle? Madem Demirel hayranıydınız, Baykal’ın yanında işiniz neydi? Madem siyasetler üstüydünüz, ‘CHP Eğitim Danışmanlığı’ görevini nasıl kabul ettiniz? Madem biricik derdiniz eğitim ve öğrenimdi, üniversiteleri neden kışlaya çevirdiniz? Madem ‘özgür bir üniversite’ düşlüyordunuz, öğretim üyelerine getirilmek istenen sınırsız yayın özgürlüğünü ne hakla ‘sapıkça bir zihniyetin ürünü’ olarak değerlendirdiniz? Madem uygulamalarınız arasında ‘özerk üniversite’ önemli bir yer işgal ediyordu, neden bütün karargah çıktılarını emir telakki edip yüzbinlerce genci mağdur ettiniz? Madem demokrat çizgiden hiç sapmadınız, neden üniversitedeki anti demokratik uygulamalarınızı, ‘Yaptığımız değişiklikler militancaysa militancadır, fırsatım olsa yine yaparım’ diye sahiplendiniz? Madem bütün darbelere karşıydınız, neden ‘Ordu Göreve’ pankartlarının altında yürüdünüz? Bu böööyle gider... En iyisi keselim... Haaa... ‘Türkçe bilim ve eğitim dili olamaz’ konusuna hiç girmiyoruz. Zaruretten ‘ulusalcı’ takılan Kemal Gürüz, bunun hesabını, ‘çekirdekten’ ulusalcı olanlara versin... Tıpkı, ‘Ben Ergenekoncu değilim, Amerikancıyım’ sözünün hesabını vermesi gerektiği gibi... Biz işimize bakalım... Dolayısıyla, Gürüz’ün tabi tutulduğu insanlık dışı ‘kafa bastırma’ olayına sessiz kalmaya devam edelim. Bu satırların yazarı yıllarca polis takibatında yaşadı, üç buçuk yıl köşesinden ayrı kaldı, gözaltına alındı, Çevik Bir patentli yüzlerce mahkeme celbiyle uğraştı... Hiç üzüleni yoktu... Bizi Kemal Gürüz konusunda ‘insanlık, demokratlık ve delikanlılık sınavına’ tabi tutanlar da ‘mevzun’ suskunluklarını korudular. Onca işimiz arasında bir de Gürüz gibi, tuzu kuru müntesiplere üzülemeyiz... Hiç kusura bakmasınlar...

9 Ocak 2009 Cuma

PERDE ARKASİ: BASBUG'UN 3 İSTEGİ

Küçük bir ricam olacak "Ben de bir balıkçı olarak denizlerdeki balıkların benim tezgahıma davet edilmesini rica ediyorum. Ne gereği var gidip saatlerce denizlerde hem lodos yemeye hemde sabah boş dönmeye ve yorulmaya. Paşam ufacık bir rica da bulunmuş, davet ediniz diye bence eksikler var listede; bir limuzin, mahkeme yada emniyete getirilirken kırmızı halı, bando bölüğü ve şarap sunmak üzere simokinli garsonların hazır bulundurulması.... Bence adalete ne gerek var, diğer suç işleyenleride davet edelim, hatta birde ricada bulunalım! "Askerlerimizi şehit eden PKK terör örgütü üyelerinede davetiye gönderelim", akşamları gelip imza atsınlar ve akşam olunca da dağa çıksınlar buda bir demokrasidir. Neden onları bu haklardan mahrum bırakalım ki!.......Sizlere iyi seyirler diler yeni bir polemikte buluşmak umuduyla

Ergenekon operasyonunun ardından Genelkurmay-Başbakanlık ve Çankaya üçgeninde yaşanan başdöndürücü trafiğin perde arkasından askerin 3 talebi çıktı.
Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ'un, Başbakan Erdoğan'dan Ergenekon kapsamında gözaltına alınan emekli generallerle ilgili izlenen yönteme itiraz ederek, “TSK mensupları gözaltına alınmak yerine ifade vermek üzere Savcılığa davet edilmeli” talebinde bulunduğu ortaya çıktı.
Orgeneral Başbuğ'un Ergenekon kapsamında tutuklu olarak yargılanan emekli Orgeneraller Hurşit Tolon ile Şener Eruygur'un tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmasını talep ettiği öğrenildi.
Ergenekon operasyonu kapsamında MGK eski Genel Sekreteri emekli Orgeneral Tuncer Kılınç ile Harp Akademileri eski Komutanı emekli Orgeneral Kemal Yavuz başta olmak üzere çeşitli rütbelerdeki TSK mensuplarının gözaltına alındığı Ergenekon operasyonunun ardından Genelkurmay karargahında Kuvvet Komutanları ile 6 saat süren bir toplantı yapan Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, alınan kararları bir liste halinde Başbakan Erdoğan ile Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e iletti.
DAVETLE OLSUN
Alınan bilgilere göre TSK'nın talepleri arasında şunlar yer aldı:
TSK mensupları operasyonla gözaltına alınmamalı. İfade vermek üzere savcılığa davet edilmeli. Emekli Generallerin operasyon sonucunda gözaltına alınması rahatsızlık veriyor.
GÖZALTI SÜRESİ
Gözaltına alınan TSK mensuplarından suçu olanlar yargılanmalı, ancak suçsuz olanlar uzun süre gözaltında tutulmamalı, serbest bırakılmalı.

TUTUKSUZ YARGILAMA
Halen cezaevinde olan emekli Orgeneraller Hurşit Tolon ile Şener Eruygur, tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılsın. İki emekli general için cezaevinde tutulmak yerine yurtdışına çıkış yasağı ya da düzenli olarak imza vermek gibi adli kontrol mekanizmaları devreye sokulsun

30 Aralık 2008 Salı

CUMHURBASKANİ TARAFSİZ DEGİL

Komediye bakarmısınız bir haber okudum belkide 2008'in en komik,gülünç bir o akdar daiğrenç açıklması diyebilirim.Büyük adam,Erganekon avukatı,hangi taşı kaldırsanız onun çıktığı hemen avukatlığa soyunduğu gerçekte korkuyorum yarın İsrailede avukatlık yapacak diye büyük bir laf etmiş Cumhurbaşkanı tarfszı değilmiş bak sen Sizin demoktrat Ahmet efendi çok bağımsızdı değil mi? Ya adam da utanma bile yok,insandan allah korkar,Başbakanın çoçuğunun doktorunu atamış.. ne yapsaydı chp den,Tikko dan,dev sol üyesi falan birini mi atamalıydı,Haklısın halkın değerlerini hiçe saymalı,insanları ağlatmalı,insanlarla barışık olmamalı,fil kulelerinden bakmalı,çeteci olmalı,erganekoncu,maocu olmalı yada doğan medyasında olmalı kusuruna bakmayın sizin kriterlere uymamış bence hemen Anayasa Mahkemesine müraccat edin pardon orada şimdiler de karar alamamakta Danıştay ayda YARSAV'a müracaat edin hemen aşağı etsinler.Allahtan korkmuyorsunuz vede inanmıyorsunuz hiç değilse utanma arınız olsun ve maziye biraz bakın ne kadar tarfsız bir Cumhurbaşkanı vardı.Yılın son komedi açıklamsı bu ve sizleri gülmek üzere hemde katila katila gülmek üzere Zatı muhteremin açıklması ile başbaşa bırakıyorum.....


CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, 'Son rektör ataması göstermiştir ki artık Cumhurbaşkanı'nın tarafsızlığından söz etmek mümkün değildir' dedi
CHP Merkez Yönetim Kurulu (MYK) Genel Başkan Baykal başkanlığında toplandı. Alınan bilgiye göre, MYK'nın 2008 yılındaki son toplantısında Baykal, genel değerlendirmede bulundu.
2008 yılının önemli bir yıl olduğunu vurgulayan Baykal, AKP'nin 22 Temmuz seçimlerinden sonra yeni bir yola girdiğini ifade etti. Ülke sorunlarının 2008'in ortalarından itibaren, uluslararası krizin de etkisiyle kendisini daha çok hissettirdiğini belirten Baykal, CHP'nin zamanında gerekli uyarıları yaptığını, ancak bunların görmezden gelindiğini bildirdi.
''AKP'nin devletin temel düzeni ve laiklikle ilgili anlayışının ciddi bir tehdit oluşturduğunu anlatmaya çalıştıklarını ve milleti göreve çağırdıklarını'' kaydeden Baykal, AKP'nin 22 Temmuz seçimlerinde aldığı yüzde 47 oyu taşıyamadığını söyledi.
Cumhurbaşkanlığı seçiminin çok önemli bir kırılma noktası olduğunu, bu seçimden sonra toplumdaki tereddütlerin arttığını dile getiren Baykal, ''Cumhurbaşkanı ciddi bir hakemlik görevi olmasına rağmen, Cumhurbaşkanı Gül bunu yapamıyor. Son rektör ataması göstermiştir ki artık Cumhurbaşkanı'nın tarafsızlığından söz etmek mümkün değildir. YÖK'te yapılan atamalarla üniversiteler AKP'nin kontrolüne geçmiştir. İstanbul Üniversitesi'ndeki atama bunun göstergesidir. Öğretim üyelerinin tercihi yerine Başbakan'ın doktoru atanmıştır'' değerlendirmesinde bulundu.
CHP Genel Başkanı Baykal, AKP'nin hedefinin üniversiteler ve yüksek yargıyı ele geçirmek olduğunu savunarak, adım adım gerçekleştirilen uygulamaların bu niyeti ortaya koyduğunu kaydetti. Haberleşme özgürlüğü ile medyanın bilgilendirme özgürlüğüne yönelik tehditler olduğunu anlatan Baykal, MİT ve Emniyet'e verilen dinleme yetkisini de ''çok vahim'' olarak nitelendirdi.
AKP Hükümeti döneminde yolsuzlukların da hız kazandığını iddia eden Baykal, buradan elde edilen paraların siyasi hedefler için kullanıldığını söyledi. Baykal, 2008 yılının CHP'nin daha iyi anlaşıldığı bir yıl olduğunu dile getirerek, CHP'nin din düşmanı, milliyetçilikten uzak olduğu yönündeki iddiaların gerçeği yansıtmadığının da anlaşıldığını bildirdi.
Bu yılın CHP etrafındaki peşin hükümlerin ortadan kaldırıldığı bir yıl olduğunu kaydeden Baykal, partisinin etnik ve mezhepsel siyaset yapmayan bir anlayışa sahip olduğunu vurguladı.

27 Kasım 2008 Perşembe

ERGENEKONDA ATATÜRK






Belkide gelmişten geçmişe Türkiyemizin en polemikli konusu tüm soygunların,soysuzlukların,kimlilksiz ve kişiliksizliklerin arkasına bu fotorağ konuarak yapılmakta,bu poleimk olmaktan çıkarılmalı ve kanunlarla yeni bir düzenleme getirilmeli.


Ergenekon'da Atatürk istismarı

Ergenekon terör örgütü davasını akamete uğratmak için çabalayanları yer yer yazıyoruz. Yargılama ilerledikçe panik artıyor. Panik doğal olarak hataları çoğaltıyor.

Başından beri inceden inceye işlenen bir tema bugünlerde tekrar ve sıkça gündeme getirilmeye başlandı. Ergenekoncular, Atatürk'ün arkasına saklanarak kurtulabileceklerini sanıyor. Kaçak binasını yıkımdan kurtarmaya çalışan uyanıklara özeniyorlar.

Sinan Aygün, soruşturma kapsamında gözaltına alınıp tutuklandığında suçunu 'Atatürk'ü sevmek' olarak açıklamıştı. Evinde iki buçuk milyon Euro çıkınca 'Atatürk'ü seviyorsun ama paralarının üstünde onun resmi yok' esprilerine muhatap olmuştu. Ergenekon'da ilk muvazzaf dalga diye bilinen operasyonda tutuklanan Teğmen Mehmet Ali Ç. de "Mustafa Kemal'e bağlı olduğu" için suçlandığını söylemişti. Ergün Poyraz, duruşmada kendini Atatürk'ün yerine koymaya sıkılmıyor. Önceki hafta kaybettiğimiz son gazi Mustafa Şekip Birgöl'ü bile bu istismarın parçası haline getirmek istediler. Milliyet'ten Ercan Akyol, çizdiği karikatürde 'Eskileri uğurladılar, yenileri tutuklattılar' ifadesini kullandı. Marjinal sitelerde 'Mustafa Kemal'in askerleri yargılanıyor' cümleleri gırla gidiyor. Ergenekon'un gönüllü avukatı CHP sözcüleri, '1 numara Atatürk mü?' sorusuna bile cüret edebiliyor. Yargılananları Atatürk'le özdeşleştirerek kurtarmaya çalışma çok ucuz bir numara. Oğuz Aral'ın meşhur tiplemesi Avanak Avni'nin dayak yeme ihtimali belirince İstiklal Marşı okumaya başlamasını hatırlatıyor. Mahkeme önündeki bir terör örgütüyle özdeşleştirmenin, Atatürk'e ve onun mirasına hakaret olduğu gerçeğine aldırmadan devam ediyorlar. Normal şartlarda bu paralelliği kuranlar hakkında Atatürk'ü Koruma Kanunu'na göre işlem bile yapılabilir.

Hal böyleyken bazı marjinal internet siteleri ve ulusalcı mesaj zincirleri 'hem kel, hem fodul' takılmayı tercih ediyor. Ergenekon soruşturmasının sulandırılmasının önündeki en büyük engellerden biri de demokratik medya. Bazıları soruşturmayı sonuçsuz bırakmak uğruna taklalar atarken, demokratik medya, devletin bağırsaklarını temizlemesi için yakalanmış en önemli fırsata sahip çıkıyor. Ergenekon'un gönüllü avukatları bunu da hazmedemiyor ve çamur atmaya kalkıyor. Güya Zaman'da yayınlanan temsili bir çizimde Atatürk Ergenekonculardan biri olarak resmedilmiş! Ergenekon davasının en önemli takipçilerinden olan Zaman'ın böyle bir şeyi yapabilmesi için aptal olması lazım. Ergenekoncular, aklanmak için Atatürk'le özdeşleşmeye can atarken, davayı demokratikleşme adına kaçırılmaması gereken bir fırsat olarak görenlerin hiç yapmayacağı şey budur. Ayrıca mahkemeye giden ilk ressamlardan olduğu için çizimi 20 televizyonda ve birçok gazetede aynen yayınlandı. Bir kısmı, çizimdekinin tutuklu sanık gazeteci Vedat Yenerer olduğunu resmin üstüne yazdılar bile. Bu kadar gazetecinin Atatürk düşmanı veya kör olma ihtimalini izan sahiplerinin anlayışına havale ediyoruz.

Bu arada M.A. isimli bir tabip albay çalıştığı özel kliniğin mail adresini kullanarak sağa sola küfürlü mesajlar gönderiyor. Özel şirketin internet sitesine girdiğinizde karşınızda üniformalı kişi arzı endam ediyor. Genelkurmay böyle bir görevlendirme yaptı mı, yoksa durumdan vazife çıkararak mı Ergenekon'un gönüllü avukatlığına soyunuyor, bilemiyoruz. Albay M.A. ve onun gibilere Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök'ün sözleriyle cevap verelim. "Doğaner Gönen, telefonda Yalçın Bayer'e, "Bunun saçma bir iddia olduğunu, resimdeki kişinin kesinlikle Atatürk'e benzemediğini" anlatmaya çalışıyordu. Tartışmaya ben de müdahil oldum. Gerçekten saçma sapan bir iddiaydı." (Hürriyet, 28 Ekim 2008)

Bülent Korucu zaman