sabah gazetesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sabah gazetesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Şubat 2009 Cumartesi

14 SUBAT

Yıllardır böyle...
14 Şubat yaklaştıkça içimde bir bıkkınlık ve gıcıklık duygusu oluşuyor. Neden peki? Doğrusu Sevgililer Günü'nün kendisi mi, yoksa Sevgililer Günü üzerine kopartılan bu saldırgan şamata mı beni rahatsız ediyor, artık pek emin değilim.Bazıları "yılın her günü sevgililer için bayram, bir gün de neymiş" diye bu kutlama ortamına karşı çıktığımı düşünüyor.Hayır! Olur mu hiç! Sevgililik dediğiniz ne şurup şerbet, ne şölen şenlik! Sevgililik ne sıradan flört, ne alışkanlığın pençesinde kavrulup gitmiş beraberlik! Sevgililik ayrı bir dünya, ayrı bir zaman anlayışı! 365 günü görmez ki gözü aşkın, bir günün hesabını yapsın! O hep kendi " an "larının peşindedir.
14 Şubat'larda benim anlayamadığım şey başka! Bir kere öteden beri sevgililik denen bu çok özel şeyin kamusal bir kutlamaysa malzeme olmasına akıl erdiremem." Geldi 14 Şubat, neşeyle dolduk; hediyemizi aldık, restoranları doldurduk " atmosferini ve bunun toplumca paylaşılmasını anlamam.Sevgili olmanın müsamereye dönüştürülmesini kabullenemem.Fakat artık bütün buralardan geçtim. Hem zaten belki de abartıyor, yanılıyorumdur.Kaldı ki, 14 Şubat'larda çiftlerin sevgiliymiş havasına girmesinde ve bu sayede " sevindirik " olunmasında bir hikmet, bir ibret olduğunu düşünmeye başladım.Kimbilir kaç kişi tam o gün, o sırada gerçek sevgililiğin sihrini ve değerini kavrıyordur..Ki, bu dahi az buz şey değil.
Ama... Lahmacuna kalp biçimi verdiren, oyuncak köpeğin sırtının üzerine kocaman bir kalp
yerleştirten, ağzını silmek için kırmızı kâğıttan peçeteler, yastığın tam ortasına pembe bir kalp konduran çarşaf yastık nevresim takımları, uçuşan öpücüklerle süslü kahve fincanları üreten sistem...Pek ünlü bir fırının yılın bütün günlerinde sattığı o güzel kurabiyeleri, çatal çöreği, muffinleri birden bire " Romeo Jülyet tatları " diye sunmasına neden olan sistem hani... Sinekten yağ, sevgililikten kazanç, en güzel aşk şiirlerinden reklam sloganı çıkartan sistem var ya... Bu kadar üzerine üzerine gidince aşkın meşkin...Aslında sönüp, pörsüyüp çürüdüğü gerçeği umurunda mı? İşte bu beni bitiriyor!
***
Aşkla öpersen... Etrafta aşk, sevgi sözcükleri bu kadar uçuşuyorsa... Bu kadar kızıp bozulurken bile sık sık lafı 14 Şubat'a getiriyorsam mesela... Cemal Süreya'nın güzel mi güzel, hem coşkulu hem kırgın şiiri " Aşk "tan şu dizeleri hatırlamanın tam zamanıdır. "Seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyordu / İki kere öpeyim desem üçün boynu bükük." Başka türlü severim bu dizeleri. Çünkü gündelik hayatın bütün sevme ve ilişki kurma biçimleriyle aşk arasındaki derin farkı hiç çaktırmadan ortaya koyar. Aşk, popüler kültürün bütün yanıltmalarına karşın " tatmin olma " modeli üzerine kurulu bir arayış ve duygulanım değildir. (Bkz. Adam Phillips, Darian Leader, Joel Kovel, vd.) Aşk, tatminsizliğinden geçinir. Severek öpersen "hah" dersin, oldu! Seversin öpmeni ve öptüğünü, doyarsın. Oysa aşkla öpersen... Güzeldir fakat hep eksik kalır.


HAŞMET BABAOĞLU - SABAH

10 Şubat 2009 Salı

Bu CHP'ye oy vermek Cumhuriyet'e ihanettir!..

Yerel seçimler iyice iğrençleşti.. İnsanın içinde sandığa gitme hevesi, inancı kalmadı..
Bir yanda iktidar, oyu resmen satın alıyor, sosyal devlet adına.. İşe beş yüz kilo kömür, iki paket bulgurla başladılar. Bu sadaka gecekondunun işsiz ve aşsız halkını keser.. O halk hiç düşünmez ki, iki kilo bulgura oy verdiği sürece kimse o oy deposunu kaybetmek istemez ve onun o iki kilo bulgura muhtaç kalması için elinden geleni yapar..
Ama ortada Tunceli gibi bu ülkenin en gelişmiş ilinin halkı olunca, Meclis'te tek başına ana ve yavru muhalefetten fazla başlarına bela olan Kamer Genç'ten kurtulmak için trilyonca liralık buzdolabı, çamaşır makinesi, mobilya ve halı dağıtmak gerekir. Hem de valinin, devletin valisinin eliyle ve biz Türk halkının ödediği vergilerle hovardalık. Ne valinin cebinden çıkıyor, ne de AKP'nin.. Benim paramla oy satın alma..
Zamanında bir Uşak Valisi vardı, İnönü'yü taşlatan.. Cumhuriyet il tarihine en karar adam olarak geçti. Şimdi bir Uşak Valisi daha..
Ama Tunceli halkı uyanık. Kamer Genç'i seçmezlerse kıyak biter, gerek kalmaz. Ama iki seçim daha Genç'e oy verirlerse gelecek seçimde ev dağıtılır, öbür seçimde evin önüne araba konur..
Bu iktidar..
Muhalefet, ana muhalefet çok daha ayıplı, çok daha utanç verici..
Bir parti, kurucusu Atatürk'e ve onun ilkelerine ancak bu kadar ihanet eder..
Yahu Deniz Hocam.. Sen herkesi kör, alemi sersem mi sanırsın..Çarşaf açılımının ardından gelen "Her mahalleye Kuran Kursu" karşı devrimi bir seçim hilesi değil de nedir?.. Kime yutturuyorsun?.. "Kanunların özü.. Kanunların ruhu" nun önemini Mektebi Mülkiye'nin birinci sınıfında bana sen öğretmedin mi?.Peki kara çarşaf açılımının, Atatürk'ün "Efendiler buna şapka derler" diye başlattığı kıyafet devriminin hem de tam özüne tükürmek olduğunu bilmez misin sen?.Vatandaş giyimini seçmekte özgürdür. Tamam.. İnançlara saygı, hepten tamam.. Ama saygı başka, teşvik başka şey..Karısı sıkma başlı diye Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanı seçilmesini önlemek için anayasayı, iç tüzüğü zorlayan, MHP ihaneti olmasa nerdeyse başaracak olan sen değil misin?. Karısı sıkma başlı Köşk'e çıkmaz, ama CHP üyesi yaptığın ve önünü açtığın kara çarşaflı yarın çıkabilir. Yaptığının bu anlama geldiğinin farkında olmayacak kadar düşünce yeteneğini mi yitirdin Hocam.. Yoksa oy hırsı seni sonunda bu aciz hallere mi düşürdü?.."Her mahalleye Kuran Kursu"nun ucunun ne kadar açık olduğunu, memleketi nerelere götürebileceğini görmekten, düşünmekten de mi acizsin hocam, yoksa oy hırsı gözlerini kör mü etti?..Bu ülkede en büyük Atatürk, en büyük Cumhuriyet devrimi "Tevhid-i Tedrisat" yani öğrenim birliğidir. Bu ülkede sadece laik eğitim yapılır.Peki yüzde 99'u Müslüman olan ülkede insanlar çocuklarına din ve Kuran eğitimini nasıl verecekler?..Devlet eli ve kontrolü altındaki, yasal ve denetlenir kurslarla..Şimdi sen CHP olarak her mahalleye bir Kuran Kursu açma hareketi başlatırsan, elin eli armut mu topluyor.. Her parti, DTP'sine kadar ayni şeyi yapmaz mı?. Bu kurslarda Kuran diye kendi siyasal zehrini minnacık beyinlere şırınga etmez, onların beyinlerini tam gelişme çağında yıkamaz mı?.Yarın AKP'den daha da radikal dinci bir parti bu kursları açmağa ve yaymağa başlarsa peki?..Denetlersin.. Halt.. Her mahallede açılmış kursları denetlemek için Birinci Ordu'yu tümden müfettiş yapsan yetmez.. Sonucunu bile bile bunu yapıyor, CHP tarihinde dini siyasete alet eden ilk başkan olarak tarihe geçiyorsun hocam.. Çok ama çok sert eleştirdiğim Recep Tayyip Erdoğan senin yanında zemzemle yıkanmış. O hiç değilse inandığını yapıyor..Sen alenen resmen dini siyasete alet ediyorsun.İşte bu sebeple hocam, işte bu sebeple, bas bas bağırıyorum ki, "Bu CHP'ye oy vermek, Cumhuriyet'e ihanettir!.."
Not.. Yakında Ortaköy'e cumaya da gelirsin, orda görüşürüz Hocam!..

31 Ocak 2009 Cumartesi

Türkiye, Osmanlı olduğunu hatırlıyor

Türkiye, Osmanlı olduğunu hatırlıyor
Hadi hadi, dürüst olun, açık konuşun: Başbakan, açık oturumun yöneticisi David Ignatius'a da, Şimon Peres'e de "bozuğunu atıp" toplantıyı terkedince içinizden "ulan helal olsun" demediniz mi?
Peki, gecenin köründe onu karşılamak üzere Yeşilköy'e koşan binlerce kişiyi görünce aklınızdan "hop ninnayı ninnayı, Kılıçdaroğlu aldı havayı" şeklinde bir türkü de mi geçmedi?
Hatta "AKP'ye oy vermeyecektim ama şimdi vereceğim" diye düşünenler de mi çıkmadı aranızdan?
Yalan söylüyorsunuz.
Bu yalan, George Bush'a ayakkabı fırlatan Arap gazeteciyi alkışlayıp şimdi de "Erdoğan yanlış yaptı" edebiyatına yatanların ikiyüzlü çıkarcılığını andırıyor...
Aydın Doğan'a daha iyi uşaklık edebilme kuyruğuna girenlerinki kadar zavallı bir tutum bu.
Türk, efelenmeyi sever. Efelenen başbakan da hoşuna gider.
Daha önce "masaya yumruğunu vurdu kalktı" balonlarını çok dinlemiş ama ilk kez gerçekten kalkıp giden bir başbakan görmüştür canlı yayında canlı canlı.
Çünkü Türk, büyük bir imparatorluk kurmuş ve altı yüz yıl da yönetmiştir.
En "ulusalcı" geçinenlerin bile aklına hemen yeni bir imparatorluk gelmesi, heveslerinin hemen bir Turan İmparatorluğu'na yönelmesi de bundandır. Aşağısı kurtarmaz!
"Misak-ı milli sınırları", herkesin bilinçaltında "geçici bir süre katlanılmak zorunda kalınan bir emrivakidir" bu ülkede...
Çünkü biz İsrail'e de, Irak'a da, Suriye'ye de, Mısır'a da, Lübnan'a da, Arabistan'a da, hatta Yunanistan'a da, Bulgaristan'a da, Kosova'ya da, Bosna'ya da "eski vilayetimiz" gözüyle bakarız... Çünkü öyledir!
İşte bunun için, bilinçaltımızda Kuzey Kıbrıs da "üç yüz yıl süren toprak kaybı sürecinden sonra hiç olmazsa azıcığını geri alabildiğimiz bir parçadır"...
İşte bu nedenle Kıbrıs'tan çekilmek istemeyiz, çünkü bize "vermek" gibi görünür.
İşte bu nedenle "İsrail'e ayar veren" bir başbakan da kahraman gibi karşılanır!
Arap dünyasının takdirleri de gururumuzu fena halde okşayacaktır... Çünkü herkes temelde Osmanlı olduğunu hatırlamaktadır! Biz de, onlar da...
İsrail ile ilişkilerimizin bozulması ya da bozulmaması da, "monşer kılıklı" üç beş emekli memurdan ve onların kafasında giden üç beş karta kaçmış gazeteci eskisinden başka kimsenin umurunda olmayacaktır kamuoyunda...
"İstanbul'u başkent yapmak istiyorlar" diye atıp tutanlar gizlice "ulan fena da olmaz ha" diyeceklerdir kendi kendilerine...
Biz istesek de istemesek de "Kasımpaşalı" gene kazanacaktır. Kılıçdaroğlu'na oy toplamak için takla atanlardan başkası da yırtık pabuçla çamurda gezmek gibi ucuz "popülizm" numaralarını yemeyecektir.
Çünkü burası İstanbul'dur, bozkır değildir. Burada bin çeşit kertenkele vardır ama hiçbirinin ruhu kalorifer dumanı kokmaz.
Engin ARDIÇ-Sabah

28 Ocak 2009 Çarşamba

BRE SALAK!

Uğur Mumcu'yu, Atatürkçülük maskesini senin gibilere pek güzel yutturanlar öldürdüler, bre salak! - Engin Ardıç'ın yazısı...
Solcu olunca salak da olmak şart mıdır?
Bundan on dört yıl kadar önce, o sıralar yorumculuk yaptığım televizyon kanalındaki haberci arkadaşlar, Uğur Mumcu'nun katilini ortaya çıkardılar! Arabaya bombayı koyan herifi...
Pardon, "iddia olunan" diyecekmişiz bundan böyle... "Sözde Ermeni kırımı" gibi bir şey...
"Sözde katile" yakalanırsa deli numarası yapması öğretilmişti, o da öyle yaptı.
O zamanın başsavcısı, adamı içeri almadı, hayır, tuttu bizim arkadaşları içeri aldı.
Emekli olunca da gitti, bizi hiç şaşırtmayan bir şey yaptı, MHP'ye üye oldu. Fakat oraya da nizam ve intizam vermeye kalkınca, fazla barınamadı partide...
Konu da kapandı. "Sözde katile" ne oldu, öğrenemedik. Umarım geçici bir süre içeri alınan arkadaşlar o günleri anlatırlar da hem biz ayrıntıları hatırlarız, hem de halk öğrenir.
Uğur Mumcu, ölümünün on altıncı yıldönümünde törenlerle anılıyor.
On altı yıldır birçok ahmak da Uğur Mumcu'nun "Atatürkçü olduğu için öldürüldüğünü" sanıyor!
Çünkü katilleri, cinayetin toplumda böyle algılanmasını istemişlerdi... Yazıya oturunca papağan gibi "Emeç, Üçok, Cömert, Hablemitoğlu, Kışlalı, Mumcu" isimlerini ardarda sıralamayı marifet sanan birçok basın ahmağı da buna farkında olmadan pek güzel çanak tuttu...
Uğur Mumcu, "kontrgerillayı deşifre etmeye çok yaklaştığı" için öldürüldü. Özellikle örgütün uyuşturucu ve silah trafiği üzerinde duruyor, mafya bağlantılarını inceliyordu. 12 Eylül ortamını yaratmak için kurulmuş tezgâhlarda örgütün "öncü parmağını" ortaya çıkarmak üzereydi.
Yani bugünkü "Ergenekon var mı yok mu" tartışmasını daha o zamanlar "aşmıştı", bu da onun sonunu getirdi, alçakça katledildi.
Pardon yahu, "iddia olunan Ergenekon örgütü" diyecektik.
Törenlerle anılıyor. "Atam, izindeyiz" muhabbeti gibi "Mumcu, izindeyiz" nutukları atılıyor.
Sonra da dönüp Ergenekon soruşturması sulandırılmaya, saptırılmaya, küçümsenmeye çalışılıyor.
Hükümete duydukları nefret gözlerini öyle bir karartmış ki, utanç verici saçmalıklar ve aymazlıklar sergiliyorlar.
Patronları ve yöneticileri tarafından hangi çıkar kavgasında kullanıldıklarını da ya görmezden geliyorlar ya da göremeyecek kadar zavallı bunlar.
Atıp tutuyorlar: Yiğidim aslanım, sana söz veriyoruz, yemin ediyoruz, gerekirse gittiğin yolda biz de öleceğiz ama dönmeyeceğiz!
Sonra da hükümete, savcılara, polislere "giydirmece" ... Atatürkçüler baskı altındaymış.
Uğur Mumcu'yu, Atatürkçülük maskesini senin gibilere pek güzel yutturanlar öldürdüler, bre salak!
Pardon, "öyle olduğu iddia olunuyor" diyelim de başımıza dert almayalım.
Faşistlerle ittifak yapmanın ayıbı da solcu bozuntularına yetsin.


Engin Ardıç - Sabah

27 Ocak 2009 Salı

Tiyatrocu ve dizi oyuncusu Atilla Olgaç'ın ifşaatı, acaba geçenlerde intihar eden eski Diyarbakır JİTEM Grup Komutanı, emekli albay Abdülkerim Kırca'nın durumuna bir açıklık getirebilir mi?
Olgaç'tan başlayalım. Kurtlar Vadisi dizisinin oyuncusu, 35 yıl önce, Kıbrıs Harekâtı sırasında olanları şöyle anlatıyor: "Komutana, 'Yapamam, adam öldüremem, ben sanatçıyım' dedim. 'Burada sanat bitti. Burası gerçek hayat, savaş. Emir verdim mi öldüreceksin' dedi. İlk öldürdüğüm çocuk 19 yaşında, esir düşmüş bir askerdi. Silahı yüzüne doğrulttuğumda yüzüme tükürdü . Alnından vurdum, öldü." Daha sonra 9 kişiyi daha öldürdüğünü söyleyen Olgaç şöyle devam ediyor: "Öldürdükten sonra gidip karargâhta ağlıyor, ertesi gün yine öldürüyordum. Rüyamdan çıkmıyor . Uzun süre psikolojik tedavi gördüm. Bu yüzden hâlâ et yiyemiyorum . Kan göremiyorum. Aklıma öldürdüğüm çocuklar, kokmuş cesetler geliyor." (Olgaç bu sözleri dün reddetti. Yerseniz!)
Normal insan işte böyledir. Öldürmek, ölümü izlemek, kan çıkarmak ve akan kana bakmak kolay bir iş değildir.Bu gerilime dayanmak, stresi azaltmak için başvurulan yollardan biri de itiraf ve ifşaattır. Yapan söylemek ister.Bizde, asker millet mitolojisine uygun olarak savaşçıların gerçek halleri gizlenmeye çalışılır.Ancak gerçek değişmez: Ölülerin görüntüleri birçok askerin rüyasına girer, ruhsal yapısını bozar.Biliyoruz: 25'inci yılına girdiğimiz iç savaşta birçok görevli Güneydoğu Sendromu'na yakalandı. Orada yaşadığı travmayı atlatamadı. Mesele uzaktaki bir PKK militanını çatışmada öldürmek değildi. O, işin nispeten kolay yanıydı.Ancak bir de, bilhassa 1990'larda, yani özel harbin Susurluk aşamasında, gariban vatandaşları, suçsuz köylüleri dizüstü çöktürüp başlarına kurşun sıkanlar vardı.Psikopat görevliler o günleri çoktan unutmuş ya da böbürlenerek anlatıyor olabilir.Peki ya, emirle ya da o sırada inandığı için bunu yapanlar? Ama sonra pişman olanlar? Kâbuslarla uyananlar?
Bir çatışmada yaralanıp felç olan Albay Kırca acaba bu durumu ruh dünyasında nasıl yaşıyordu? Elbette büyüklerine, Vatan sağ olsun diyordu. Ona şüphe yok. Ama içinden neler geçiyordu? Fotoğrafı medyada yer aldı: Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, 2004'te Kırca'ya, Devlet Övünç Madalyası takmakta. Emekli ve felçli askerin tam o sırada mutlu göründüğünü söylemek pek mümkün değil.Abdülkerim Kırca acaba niye intihar etti? Suçu medyaya yüklemeye çalışıyorlar ama gerçeğin bu olmadığını biliyoruz.Kırca'nın vukuatı ilk kez yayınlansaydı; belki... Ama yıllardır yazılıyor, söyleniyor. Peki, mesela üç yıl öncesiyle bugün arasında nasıl bir fark var? Ergenekon soruşturması mı? Yaptıklarının ortaya çıkma olasılığı mı? Acaba " Ya madalyamı geri alırlarsa " diye düşündü mü? Faili meçhullerin, birer zombi gibi, taşsız ve yazısız mezarlarından kalkıp üstüne üstüne geldiği karabasanlar görmemek için sabahlara kadar televizyon mu izledi? Burnunun ucunu yalayıp duran kan kokusundan kurtulmak için viks kullandı mı? Keşke yaşasaydı da Kırca'nın hem iç, hem de dış gerçeğini öğrenebilseydik.
EMRE AKÖZ - SABAH

25 Ocak 2009 Pazar

İTİRAFCI GEYİGİ

İtirafçı geyiği
Bir PKK itirafçısı, "şaibeli" bir emekli albayı suçladı, adam da intihar etti. Eski PKK üyesinin de albayın da adını ha deyince hatırlayamadım, kalkıp gazeteye de bakmadım, yok, üşendiğimden değil... Çünkü önemli olan isimler değil, Ahmet olur Mehmet olur. Önemli olan, konumlar.
Cenazeye de ordunun üst kademesi "tam kadro" katıldı.
Bütün bunlar, medyadaki gizli ya da açık Ergenekon "sempatizanları" tarafından "zinde kuvvetlerin şanlı tepkisi" falan havasında verildi... Ordu -hele şükür!- ağırlığını koymuştu.
Suçlu olarak da "yandaş medya" gösterildi tabii, hükümeti tutan bir gazete "itirafçının iftiralarını" yayınlamış da rahmetli de bütün bunları onuruna yedirememiş...
Hatta bu gazeteye "şerefsiz basın" diyecek kadar da ileri gidildi.
İleri gidenler kimlerdi? "Hükümetten kuyruk acısı" olanlar. Hükümetin yeminli düşmanları.
Belki doğrudur. Rahmetliye yöneltilen suçlamalar yıllardır "CHP medyasında" da çarşaf çarşaf yer almış olsa bile, belki bu sonuncusu rahmetlinin bardağını taşıran son damla olmuştur. (O zaman şu "şeref" meselesi de tartışmaya açık hale gelir ve bundan kimin zararlı çıkacağı da belli olmaz ha!)
Belki bunalıma yeni girmiştir, belki eskiden beri bunalımdaydı, belki sakat sakat tutuklanmaktan ve eziyet çekmekten kaçındı (tekerlekli iskemlede yaşıyordu), belki yolun sonunda olduğunu anladı...
Çünkü suçlamalar "müebbetlik" suçlamalardı, eskiden olsa "idamlık".
İş "yeni bir Mustafa Muğlalı olayına" doğru gidiyordu ne yazık ki...
Her neyse, ona Tanrı'dan rahmet, kederli ailesine başsağlığı... Elbette.
De, benim kafama takılan şu:
"İtirafçılık" denilen "müesseseyi" bu ülkeye babam mı getirdi kurdu?
Pişman olanın cezasını hafifleten, onu özel korumaya alan, yeni kimlik veren, hatta suratının orasını burasını bile estetik ameliyatla değiştiren siz değil misiniz?
Bu ayrıcalık, birçok gazimizde "biz bunun için mi dövüştük" şeklinde bir tepkiye bile yol açmadı mı?
Bir itirafçının itirafları nereye kadar makbul, nereden sonra tu kaka?
Bunun bir ölçüsü, bir sınırı var mı?
Örneğin "evet biz devleti bölmek istemiştik, şu şu şu haltları yedik" dediği zaman kucaklayıp bağışlayacaksınız, "ama devlet adına da şu kişiler şu suçları işlemişti" diye öttüğü zaman mı karşı çıkacaksınız?
"İşimize gelen itirafçı iyidir, işimize gelmeyen itirafçı kötüdür" diye bir nalıncı keseri var mı yahu?
Pandora'nın kutusunu ağzına kadar açacaksın, sonra da kutudan pis kokular çıktı diye bozulacaksın... Var mı böyle bir çifte standart?
Şeref kumkuması basın, hadi bunu da yazın bakalım.
sabah

24 Ocak 2009 Cumartesi

KUS MU KONDURACAK?

Kuş mu konduracak?
Deniz Baykal, belediye başkanlığına İstanbul'da Kemal Kılıçdaroğlu'nu aday gösteriyor.
Bu kararda ne kadar kendi tercihi, ne kadar "gaz veren CHP medyası" etken olmuştur, bilemeyiz tabii.
Bir anket yayınladılar, buna göre CHP herhangi birini aday gösterirse İstanbul'da AKP kazanırmış ama Kılıçdaroğlu'nu gösterirse CHP kazanırmış...
Önceki yıl tanık olduğumuz rezilliklerden sonra, hele bu yayınları yapanların "cibilliyetini" de bildiğimize göre, Tarhan Erdem'den başka hiçkimsenin yaptığı hiçbir anketi ciddiye almayız ama gene de avukat ağzıyla konuşalım ve "bir an için" öyle olduğunu kabul edelim...
Fakat aynı CHP medyası, belediyeyle yetinmedi, Kılıçdaroğlu'nu "Baykal'ın yerinde, partinin başında" görmek istediğini de belirtti.
Dolayısıyla ortaya şu sorular çıktı:
Acaba Baykal, Kılıçdaroğlu'yla belediyeyi kazanacağına gerçekten inanıyor mu?
Yoksa, Kılıçdaroğlu'nun kaybedeceğini sezerek onu ateşe atmak ve "en tehlikeli rakibinin gücünü" bu şekilde kırmak, onu "pasifize" etmek gibi bir hesabın mı peşinde?
Televizyonda Melih Gökçek'in "tozunu atan" adamı niçin Ankara'dan aday yapmamış, doğrudan Gökçek'in karşısına getirmemiştir? Diye de sorarlar hani...
Her neyse, gene avukat ağzıyla konuşalım ve bir an için Kılıçdaroğlu'nun İstanbul belediye başkanı olduğunu düşünelim...
Tipik bir Ankara çocuğu, halim selim bir memur emeklisi, elhak namuslu ve temiz bir adam da olan Kılıçdaroğlu, bu cehennemde ne yapacaktır?
Bu korkunç ahtapotun hangi kolunu tutup da bükecektir?
Kılıçdaroğlu'nu İstanbul'un bir köşesine bıraksak, yolu bulup da Taksim'e çıkabilir mi acaba?
Belediyeciliğin b'si hakkında en küçük bir deneyimi, bu alanda herhangi bir "pilanı, porocesi ve poroğramı" var mıdır?
Yoksa bütün İttihatçılar gibi "hele bir iktidara gelelim, gerisi Allah kerim" kafasında mıdır?
Elhak "yemeyecek ve yedirmeyecek" olan Kılıçdaroğlu'nun dönemi, kendine sosyaldemokrat süsü vermiş bir başka başkan gibi, Nurettin Sözen dönemi gibi "fiyaskoyla sonuçlanmaya" mahkûm mudur yoksa? Yani ne yapacaktır Sayın Kılıçdaroğlu, kuş mu konduracaktır? Yoksa İstanbul kendisine sekiz numara büyük mü gelecektir?
Onu bırakın, partisinin İstanbul'a yönelik herhangi bir politikası, İstanbul'u bırakın Türkiye hakkında bir öngörüsü, bir hazırlığı, bir iddiası var mıdır acaba?
Ama mesele yalnızca "İstanbul'u Tayyip'in elinden almak" gibi bir basitlik ve ucuzluktan ibaretse, lafımız kalmaz.
Tabii "gazcıların" doğru söylediklerini, İstanbul'u CHP'nin kazandığını varsayarak yazdık bütün bunları.
Göreceğiz bakalım. Biz o gazcıların "vallahi billahi bundan sonra yalan yazmayacağız" diye manşet atmış olduklarını da hatırlarız, çok şükür henüz bunamadık. Hani şu "ne gazeteciliği kardeşim, biz burada dükkân açtık para kazanıyoruz" diyen takım canım!..
Burunları uzar mı uzamaz mı, iki ay sonra görürüz.
SABAH

9 Ocak 2009 Cuma

ESKİ DEFTERLER

Eski defterler
Çok genç olmayanlar bilirler, bir zamanlar İstanbul'da bir "İSKİ rezilliği" patlak vermişti.
Su müdürü, iş yaptırdığı müteahhitlerden para topluyor, bu paranın bir kısmını partisine bağış olarak aktarıyor, bir kısmını cebellezi ediyordu.
"Azgın kart teke sendromuna" kapılıp yanında çalışan çocuğu yaşında bir kıza tutuldu, eşini boşamaya kalktı, aldığı rüşvetin bir kısmını nafaka yapmak istedi, eşi de rezilliği medyaya açık ediverdi.
Paralara el koydular, su müdürünü içeri tıktılar.
İçeride baldırına bir de bıçak yedi su müdürü, görünürde "sıradan bir vatandaşın öfkesi" nedeniyle, aslında "konuşmaması" için...
O da mesajı aldı, sustu, konuşmadı ama bu arada kız da başkasına kaçtı! Ne hikmetse, mahkemede tanıklıklarına başvurulan bütün müteahhitler de bağışları "gönüllü" olarak yaptıklarını, hiçbir zorlama altında kalmadıklarını söyleyivermişlerdi... Maşallah İstanbul'un bütün kapitalistleri gizli solcuydu, iktidar koalisyonunun ortağı sosyaldemokrat partiyi destekliyorlardı da bizim bundan haberimiz yoktu!
Hepimiz kıçımızla gülüyorduk tabii.
İSKİ skandalı, partiyi de yedi belediyeyi de.
Kendilerine solcu süsü veren hokkabazlar, İstanbul'u bir daha geri gelmemek üzere yitirdiler. Onlara destek olmak amacıyla adaylıklarını koyan şarkıcılar türkücüler bile işe yaramadılar.
Parti de tarihe karıştı. Gitti, kendine solcu süsü veren daha eski bir partiye eklemlendi.
Onlar da bir daha, bırakın iktidarı, küçük ortaklık yüzü bile göremediler. Hatta bir dönem meclis dışı bile kaldılar.
Belediye reisi de o partiden milletvekili oldu ve bir daha da sesi soluğu çıkmadı, on beş yıldır "low profile" gösteriyor. Eh, "high profile" gösterecek yüzü yok.
İsim vermedim, çünkü su müdürü diyetini ödedi, cezasını çekti, bitti gitti. Kendisiyle televizyonda en çok "uğraşan" bendim o sıralar, hem onun müdürlüğü hem de benim televizyon yorumculuğum tarih oldu.
"Müteveffa" parti de bana beş yüzü aşkın dava açmıştı, kaç milyar ödediğimi bilmiyorum, eski patronuma sorunuz çünkü onun cebinden çıktı.
Adnan Menderes'in son sözlerini tekrarlamama izin verirseniz, "kat'iyyen muğber değilim, hiçbir iğbirar duymuyorum" ... Onlar duyuyorlarsa onu bilemem, kendi küçüklükleri olur. (Muğber, gücenmiş, küskün demek. Merhum Menderes Osmanlıca konuşurdu, ben de severim.)
Bütün bu eski defterleri neden açtım?
İzmir'de bir "operasyon" yapılmış, iki belediye reisiyle birlikte tam yüz yirmi kişi gözaltına alınmış. İmar kanununa muhalefet, ihaleye fesat karıştırma, suç işleme amacıyla örgüt kurma, falan filan. Bildik yolsuzluk türleri.
Ankara'da bir ilçede de buna benzer bir rezillik yaşanmıştı yakın zamanda...
Bunlar, kendine solcu süsü veren "malum ve mahut" partinin adamları.
Eski defterleri neden açtım? Son zamanlarda, özellikle belli bir yayın grubunun da desteğiyle, "belediye yolsuzluklarını AKP yapar, ötekiler sütten çıkmış ak kaşıktır" gibilerden bir puşt tezgâhı döndürülüyor da, bazı şeyleri yaşlılar unutmasınlar, gençler de öğrensinler diye...


SABAH

22 Aralık 2008 Pazartesi

İçince dağıtanlar


medeniyetin en son göstergesi belkide olmazsa olmazı diyebileceğimiz yüzyılların modern tartışma konusu bu olay,içki içmek,evet yazarın dediği gibi içinçe kendinden geçip dağıtmak marifet.işte gördük 98 post modern darbesini o zamanda bay paşalara alkolikti,memleketi ne hale düşürdüler,alkol içmeyende insan mı olur? Mahalle baskısı nasıl birşeyse onuda anlamadık bir türlü,Doğan medyası yazacak konu bulmayınca yada içinde bulunduğu pisliklerin dışarı çıkmaması için en iyi gündem saptırmasını bu medotla yapıyor sanırım.Ergenakonun en can alıcı sorgulamasının yapıldığı zamanlarda böyle gündem saptırmak güzel bir icraat olsa gerek.bizde sıçramasın,diğer taraftan aklını yitirmiş bir bayanın tabi mason locaları korumalığında saldırılar devam ediyor.daha ne kadar gündem oluşturabileceksiniz göreceğiz.?


Deniz Kuvvetleri Komutanlığı sırasında yolsuzluk yaptığı iddiasıyla yargı önüne çıkarılan ve suçu sabit görülen eski Deniz Kuvvetleri Komutanı İlhami Erdil, Ertuğrul Özkök'e bir anısını anlatmış.Hüseyin Kıvrıkoğlu'nun Genelkurmay Başkanlığı sırasında, bir Milli Güvenlik Kurulu toplantısının ardından verilen yemekte, herkes şarap içiyormuş. Hilmi Özkök'ün önünde kırmızı sıvılı bir içki gören bir komutan, "O Hilmi, ne güzel sen de şarap içiyorsun" demiş. Özkök, "Evet, biz de heyete uyduk" cevabı vermiş.O sırada Kıvrıkoğlu söze girmiş ve "Nereden şarap içiyormuş. Önündeki şarap değil, kola" demiş.Ardından da garsona seslenmiş, "Oğlum şuradan şarap getir. Hilmi de doğru dürüst bir içki içsin." Bu tipik bir mahalle baskısı. Kimi insan gerek inancı, gerek sağlık nedeniyle içki içmez.Mesleği gereği de içkili ortamlarda bulunmak durumunda kalabilir.Buna saygı göstermek gerekir.İçki içmek kadar içmemek de hem kişisel bir tercih, hem de haktır.Kalabalık bir ortamda insanlara "İçki içme" demek kadar "İç" demek de bir mahalle baskısıdır.Bu baskı saygı duyulacak bir tavır değildir.Ben içki içerim ama benimle aynı ortamda bulunan insanlara içki içmeleri için baskı yapmayı ayıp bulurum. İnsanların kendi inançları doğrultusunda yaşamaları en temel haklarıdır. Herkes, kendi sınırlarını bilip başkalarının bu hakkına saygı duymak zorundadır.İçki içmeyenler, içenlerin haklarına tecavüz eder, içkili mekânlara bir baskı uygularsa, bu elbette kişisel bir kabalığı aşar ve toplumsal bir baskı biçimine dönüşür.Bu da kabul edilemez. Askeri bir mahkemenin verdiği kararın bir komutanın şarap içip içmemesiyle ilgisi yoktur. Ortadaki iddiaların gerçek olup olmamasıyla ilgisi vardır.Erdil'i sabah-akşam içki içen bir komutan da bu iddialardan dolayı mahkemeye sevk edebilirdi.Burada asıl önemli olan, Erdil'in anlattığı dönemde komutanların içki içip içmemesi değil, başta Kıbrıs olmak üzere hükümetin aldığı kararlara karşı gösterdiği duruştu.O komutanlar sivil otoritenin bu kararları karşısında ne yapmışlar veya ne yapmaya çalışmışlardı bunu sorgulamak gerekir. Hilmi Özkök içki içmezdi ama hem darbe girişimlerine karşı çıktı, hem de sivil-asker ilişkilerinin demokratik ülkeler standartlarına getirilmesine çaba sarf etti. Belki de sadece bu yüzden bir kısım "genç subay"ın hedefi haline geldi.Sivil otoriteyi tanımayan, Kıbrıs'taki diplomatik çözüm arayışından dolayı hükümeti devirmeye çalışan bir ekibin kırmızı şarap içip içmemesi çok önemli değildir.Belki de içmemeleri daha doğrudur çünkü yakın geçmişimiz onların içince biraz dağıttıklarını gösteriyor bize.
Ergun BABAHAN / Sabah

30 Kasım 2008 Pazar

NEDEN TÜRBAN DEĞİLDE ÇARŞAF

Çarşafa şimdiye kadar dokunulmadı, bunu kullanarak deforme edilecek,kullanıp atılmış bir kağıt durumuna getirilmek isteniyor.Şimdiye kadar türban için siyasi simge denilerek karşı çıkılıyordu ,çarşafta kullanılarak artık siyasi simge olma yolunda,sanırım burada bilinçli bir ön yoklama yapılmakta ve vu yoklama neticesinde yeni bir kamaoyu dizaynı yapılacak.evet yazarında dediği gibi nedne türban açılımı değilde çarşaf ve neden ülkenin diğer illeri değilde manevi hassasiyeti yüksek olan bir il Erzurum hedef diğer illerden olabilirdi bu başlangıç mesela İzmir,bu polemiğede uyardı da ne dersiniz bu açılımı İzmirden yada Edirneden başlatmaya....... Keyifle okumanız ve ön yargısızca düşünerek
polemikte olsa bu konulara tarafsız kalmak ümidiyle....
Neden türban değil de çarşaf?
Son yıllarda "açılım" kelimesi moda oldu. Mecburen ben de kullanıyorum. Ancak bu tabir hiç hoşuma gitmiyor. Çünkü sinsi bir Ankara siyasetini çağrıştırıyor.
"Ankara siyaseti" derken, halkla birebir ilişki içinde değil de, "bürokratlar arası müzakerelerle" alınan kararları kastediyorum.
Mesela Türkiye'de "yaratılmış" ("uydurulmuş" da denebilir) bir kılık kıyafet sorunu var.
Bu bağlamda, yıllarca türbanlı kadınlara demediğini bırakmayan CHP şimdi bu konuda "açılım" yapıyor.
Bu yaklaşımın "samimi" olduğuna inanmak mümkün mü? Değil elbette.
Belli ki "açılım yapılsın" kararı alınmış, şimdi ucundan kıyısından uygulanıyor.
Beni işkillendiren bir başka nokta da, açılımın "çarşaf üzerinden" yapılması!
Bütün araştırmalar ülkemizdeki kadınların, yüzde 60 ila 70 arasında bir oranla başını örttüğünü gösteriyor.
Süreç içinde bakıldığında, yani geçmişle kıyaslandığında ise örtünenlerin oranında azalma saptanıyor.
Bu konuda dikkat edilmesi gereken bir başka nokta da çarşaftaki hızlı azalma.
Başını örtmeye karar veren kadınlar, "çarşafa girmek" yerine, daha "modern" kabul edilen türbanı tercih ediyor.
İşte bu veriler nedeniyle de CHP'nin açılımını tuhaf buluyorum. Niye örtünen kadınların çok küçük bir kesimine işaret eden "çarşaf" tercih ediliyor?
Olaydaki tuhaflık şuradan da belli: Bu durum sert laikçi kesimde protestolara yol açarken, türbanlı kızlara da CHP ile dalga geçme fırsatı yaratıyor: "Ne yani başörtüsünü çıkarıp çarşaf mı giyelim" diyorlar.
İşte bu yüzden de, çarşaf üzerinden yapılan bir "açılım" bana hiç samimi gelmiyor. http://edebiyatcafe.blogspot.com/
Her an geri adım atılabilecek, "pardon, yanlış anlaşıldık" denebilecek, bir "masa başı politikasını" düşündürüyor.
Bu bakışa şöyle itiraz edilebilir: "Neticede her politika tasarlanmış değil midir?"
Tamam ama genel olarak halkın, özel olarak da parti tabanının taleplerinden hareketle oluşturulan politikalar ile "siyasi mühendislik" amacıyla geliştirilmiş politikalar arasında ayrım yapmak gerekmez mi?
CHP'nin çarşaf açılımı, ikinci türden bir politikanın devreye sokulduğunu akla getiriyor. "Samimi değil" dememin bir nedeni de bu.
SABAH